NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
   
  ultrabedavalar
  Hz. Muhammed (2. Kaynak)
 
{Siyer-i
Nebî}
{PEYGAMBERİMİZ HAZRETİ
MUHAMMED MUSTAFA
SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEM'İN HAYATI} 
mustafakose78@hotmail.com

 
Siyer ve Siyer-i Nebi

Siyer, manen tutulan
yol ve gidiş mânâlarını taşıyan sîret kelimesinin çoğuludur. Hazreti Adem
Aleyhisselâmdan Fahri Kâinat Efendimize kadar gelen peygamberlerin; insanları
hak yola çağırmak için vazifelerini nasıl yaptıklarını, bu uğurda ne gibi güçlük
ve tehlikelere göğüs gerdiklerini anlatan ilme İslam Tarihi veya Siyer-i Enbiya
(Aleyhimüsselam) Denir.

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın hayatı ve mukaddes vazifesi sırasında gösterdiği gayretleri
anlatan ilme de Siyer-i Nebî denir. Kısaca, İslâm Tarihi umumî bilgileri,
Siyer-i Nebî ise Peygaberimiz Aleyhisseiâmın (ay senesiyle) 63 yıllık hususî
tarihini anlatır.

    İslâm Tarihinin
bir şubesi olan Siyer ilmi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın yaptıkları,
buyurdukları ve kabul ettiklerini bildirmesi bakımından Hadis, Tefsir, Fıkıh,
Kelâm ve Ahlâk gibi bütün İslâmî ilimlerin Kur'an-ı Kerîm'den sonra en büyük
kaynağıdır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatında dinî, siyasî, askerî, içtimaî
ve ahlâkî bütün hükümleri ve bilgileri bulmak mümkündür. Bu bakımdan da Siyer
ilminin derecesi ve önemi büyüktür.

 
İslamdan Önce İnsanlığın hali

    Peygamberimiz
Aleyhisselâm İslâm Dinini insanlara bildirmek vazifesiyle gelmezden önce,
insanlık âlemi iki büyük devletin tesiri altında yaşıyordu. Bunlar
Peygamberimizin memleketi olan Arapistan Yarımadasına komşu bulunan Bizans ve
İran Devletleri idi. Yine insanların inandıkları, yolunda gittikleri dinler
arasında Hıristiyanlık, Musevîlik mecusîlik ve putperestlik hüküm sürüyordu.
Fakat Bizanslıların, Romalıların inandıkları din olan Hıristiyanlık, İncil'in
eski devirlerden beri değiştirilip aslından uzaklaşılmasıyla İsa Aleyhisselâmın
getirdiği şeriatla büyük ölçüde ilgisini kesmişti. Üstelik Roma medeniyetinin
putperestliği, kötü ahlâkı, her türlü perişanlığı da dinî inançlara
karıştırılmış, iş çığırından çıkmıştı. Papazların şahsî düşüncelerine göre, din
hükümleri çıkarttıkları, para ile Cennet sattıkları, günahkârları afvetme gibi
hayâllere daldıkları Hıristiyanlığın bir de üçlü ilâh sapıklığına bulaşmasıyla
da hak dinle uzaktan yakından hiç ilgisi kalmamıştı.

Yahudilerin sahip
çıktığı Musevîlik ise, yine bu milletin kendi sapıklıklarını din içine
sokmalarıyla, Musa Aleyhisselâmın getirdiği şeriattan uzaklaşmıştı. Yahudiler,
kendi peygamberlerinden sonra yeni bir şeriatla gelen İsa Aleyhisselâma
düşmanlık yapmakla da hak yoldan tamamiyle mahrum olmuşlardı.

İranlılar da,
Mecusîlik adı verilen ateşperestlik yani ateşe tapma gibi sapık bir dinin
içindeydiler. Araplar ise putlara tapıyorlardı. Bu arada komşuları olan
Hıristiyan ve yahudi milletlerin tesirinde kalarak bu dinlere girenleri de
vardı. Ancak bunlar, putperest Araplara göre oldukça az, bir kısım kabilelerdi.
Zaten putperest düşünce ve davranışlar, Hıristiyanlık ve yahudilik gibi diğer
dinler içerisine de girmişti.

Araplar içerisinde
İbrahim Aleyhisselâmın şeriatı üzerine devam eden, Allahü Teâlâ'nın birliğine
iman eden "Hanifler" de vardı. Ancak bunlar adetleri belli olacak kadar az bir
sayıdaydılar. Araplar ahdine vefâ göstermek, müsafire ikramda bulunmak, sünnet
olmak, tırnak kesmek gibi Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail'den kalma bazı
sünnetleri de yapıyorlardı. Ne var ki, hak din üzere olmadıkları için cahillik
onları esir etmişti.

Cehaletin getirdiği
kötülükler içerisinde, kabileler arasında kan davaları sürüp gidiyordu. Sadece
haram ay sayılan Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem denilen dört ayda harbi
bırakıyorlardı. Kabileler halinde idare olunduklarından, Kabe'de her kabileye
ait olmak üzere 360 adet put doldurulmuştu. Kurulan panayırlarda, yaşayış
şartlarından çok ileride edebiyat yarışmaları yapılıyor, şairler ve hatipler
insanları hayli tesir altında tutuyordu.

İnsan hakları ayak
altına alınmış, güçlüler zayıfları eziyor, köleler ve esirler içler acısı bir
halde yaşıyor, kadınlara önem verilmiyor, kız çocukları geçim sıkıntısı veya
damat ayıbı korkusuyla diri diri toprağa gömülüyordu. Ahlâksızlık her tarafı
kaplamıştı.

    İşte gerek
Arabistan Yarımadası'nın içine düştüğü cahillik, gerekse Bizans ve İran
Devletlerinin hüküm sürdüğü yerlerdeki sapıklık ve ahlâksızlık, birbirinden
aşağı kalır şekilde değildi. Bütün insanlık âleminin karanlık bulutlar altında
ve karışıklık içerisinde yaşadığı bir devirde, onları bu alçak ve bayağı
hayattan kurtarıp ebedî kurtuluş ve saadete ulaştıracak bir Peygamber
bekleniyordu. Hıristiyan ve yahudilerin mukaddes kitapları böyle bir peygamberin
geleceğini, zamanının yaklaştığını bütün alâmetleri ile müjdeliyordu. Bu
peygamberin Hazreti İbrahim soyundan, Mekke taraflarından çıkacağına dair
bilgiler veriliyordu.

 
Mekke Şehri ve Yüce
Kâbe

İslâm Tarihinde
mukaddes Mekke şehri ve içerisinde bulunan Mescid-i Haram ve onun içinde yüce
Kâbe büyük ve önemli bir yer tutar. Çünkü bu şehirde birçok peygamberin vazife
yapması, Kabe'nin, müslümanların kıblesi olması, İslamda hac ve tavaf
ibadetlerinin bu şehire tahsis edilmesi, daimi olarak Mekkeye, dinî bir merkez
vasfı kazandırmıştır. Her taraftan gelen hacıların, ziyaretçilerin kestikleri
kurbanlar, yaptıkları alış-verişlerle mühim bir ticaret merkezi olan Mekke, Kâbe
ile de manevî merkez sıfatını hiç kaybetmemiştir.

Kabe'yi , Allahü
Teâlâ'nın emriyle önce Melekler, sonra Hazreti Adem ve ve Şit Aleyhisselam;
peygamberlerden son olarak da İbrahim Aleyhisselam ile oğlu Hazreti ismail inşa
etmişlerdi.. Daha sonraları insanların ortak çalışmalarıyla zaman zaman yeniden
yapılmış, tamir ve değişiklikler görmüştür.

 
Kâbede Mübarek
Vazifeler

Kabe'deki mukaddes
vazifeleri eskidenberi yapan ve ellerinde tutan Araplar, bunları büyük bir şeref
olarak kabul ederlerdi. Bu vazifeler arasında en mühimleri; Kabe'nin
anahtarlarını elinde tutmak olan Hicâbet Zemzem suyunu ve hacıların su
işlerini idare etmek olan Sikâye; ziyaretçileri barındırma ve müsafirlik
işlerini ayarlamak olan Rifâde'dir. Bu şerefli vazifeleri Peygamberimiz
Aleyhisselâmın soyuna mensup kimseler yapıyordu. Hatta Efendimizin dedesi
Abdülmuttalib'in, kaybolan Zemzem kuyusunu ve suyunu bulması büyük bir hizmet
olmuş, itibarını da çok artırmıştı.

 
Fil Vak'ası (M. 571)

Mekke'nin manevî ve
ticarî bir merkez halinde olması, Kâbe sebebiyle her taraftan insanların oraya
akın ederek saygı göstermeleri, zaman zaman bazı hükümdarların dikkatlerini
çekiyor, bunu önlemek için düşmanca fikirlere itiyordu. Habeşistan Devletinin
Yemen Valisi olan Ebrehe de, insanları Kâbe ziyaretinden vazgeçirmek, Mekke'nin
ağırlığını ortadan kaldırmak için San'a şehrinde Aklis veya Kulleys adında büyük
bir kilise yaptırdı. insanların Kabe'yi bırakıp buraya gelmelerini sağlamak
istedi. Ancak başaramadı. Üstelik Arapların bu kiliseye hakaret ettiklerini
görünce, Mekke'ye yürüyüp Kâbe'yi yıkmak çılgınlığına düştü.

 
Ebrehe'nin Kâbeye Saldırması

Ebrehe, hazırladığı
büyük bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü. O zamanın âdetince uğur sayılan ve
bugünün tanklarının yerini tutan büyük Mahmudî Fil'ini de ordusunun önüne kattı.
Bu sebeple hâdise, tarihte Fil Vak'ası adıyla anılmıştır. Kabileler halinde
dağınık yaşayan Araplar, yer yer Ebrehe'nin ordusuna karşı koymaya çalıştılarsa
da, onu önleyemediler. Ebrehe'nin keşif için ileriye gönderdiği askerleri de,
Mekke'lilerin nesini buldularsa, yağmalayıp getirdiler.

Mekke'lilerden bir
sulh hey'eti, Ebrehe'ye gittiler ve mallarının geri verilmesini istediler.
Hey'etin başında, o zaman Mekke şehrini idare eden Kureyş kabilesi reisi,
Peygamberimiz Aleyhisselâmın dedesi Abdülmuttalip bulunuyordu. Yağmalanan mallar
arasında, onun da 100 devesi vardı. Ebrehe, onların bu isteğine
şaşırdı:

-"Ben, Kabe'yi yıkmak
için geliyor ve bundan vazgeçmem için rica etmenizi bekliyorken, siz
develerinizin derdine düşüyorsunuz?!" dedi. Böylece onları aşağı düşürmek
istedi. Fakat Abdülmuttalip:

-"Ben, develerin
sahibiyim ve onları istiyorum. Kabe'nin ise asıl sahibi var. O'nu O Yüce sahibi
korur!"
diye cevap
verdi.

    Ebrehe, yağmalanan
malları geri verdikten sonra, ordusunu ve şöhretli filini Mekke üzerine yürüttü.
Abdülmuttalib ise, Kabe'nin kapısına yapışıp göz yaşları ile duâ ettikten sonra
halkı dağlara çekerek olacakları ibretle beklemeye başladı. Ebrehe, koca filinin
Mekke üzerine gitmemekte direndiğini, ayaklarının kumlara saplanıp kaldığını,
başka tarafa çevrildiği zaman koşarak yol aldığını görünce, küplere bindi. Bu
sırada, Ebrehe ve askerleri Kur'an-ı Kerîm'in Fîl Sûresi'nde bildirildiği üzere,
hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaştılar. Bir anda gökyüzünü kaplayan Ebabil
kuşları, ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları küçük kızgın taşları düşman
askerlerinin üzerine atıyorlar, bir nevi Ebrehe ordusunu havadan bombardıman
ediyorlardı. Böylece koca ordu neye uğradığını şaşırdı, yara bere içinde perişan
oldu. Çok az kişi kaçabildi. Onlar da aldıkları yaranın tesiriyle kısa zaman
sonra öldü. Ebrehe de canını zor kurtarıp Yemen'e döndü ise de, çok geçmeden O
da orada öldü. Kabe'nin sahibi Kabe'yi işte böyle korumuştu.

 
Peygamberimiz (A.S) Dünyaya Geliyor

 
(17 Nisan 571-12 Rebiulevvel)

Fil Vak'ası, milâdî
571 senesinde meydana gelmiş, o sene de "Fil Yılı" adıyla Araplar arasında bir
çeşit tarih başlangıcı sayılmıştı. İşte bu hâdiseden 52 gün sonra, Nisan ayının
17'nci, Rebîulevvel ayınım 12'nci Pazartesi gecesi sabah olurken Mekke'de Haşim
Oğulları mahallesinde, âlemlere rahmet olan iki cihan güneşi, son peygamber
Muhammed Mustafa Aleyhisselâm, tek bir inci gibi dünyaya geldi. O sabah âlem
başka bir âlem oldu, bütün cihan nur ile doldu, kâinat muradına
erdi.

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın doğduğu gece bir çok mucizeler meydana geldi. Mübarek sırtının
iki küreği arasında, kalbinin hizasında Peygamberlik mührü vardı. Melekler
validesini tebrike geldi. Kabe'deki ve civardaki putlar yüzüstü yere serilmiş
halde bulundu. Hükümdarların sarayları sarsıldı, direkleri yıkıldı. Mecûsilerin
bin seneden beri devamlı yanan ateşleri söndü, iran'da Sâve Gölü kurudu, bin
yıldır kurumuş olan Semâve vadisi sularla dolup taştı. İnsanlar, büyük bir
hâdisenin başladığını anladı. Çünkü bu mucizeler, hükümdarların saltanatının
yıkılışını, dünyadaki küfür ateşlerinin sönüşünü, bâtıl dinlerin, sapık
inançların kuvvetinin kuruyuşunu haber veriyordu.

 
Peygamberimizin Yüce Soyu

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın yüce soyu, İbrahim Aleyhisselâmın oğlu Hazreti İsmail'e dayanır.
Babası Kureyş'in Haşim Oğulları sülâlesinden Abdulmuttalib'in oğlu Hazreti
Abdullah'dır. Annesi ise, Zühre Oğulları'ndan Vehb'in kızı Hazreti Âmine'dir.
İkisi de Mekke'li olmakla birkaç göbek yukarıda soyları birleşir. Hazreti
Abdullah, Peygamberimiz daha ana rahminde iken, doğumundan iki ay evvel Suriye
seyahatinden dönerken Medine'de 25 yaşında vefat etmişti. Bu sebeple Efendimiz
doğuştan öksüz olarak doğdu.

Doğduğunda Muhammed ve
Ahmed isimleri, daha sonra Mahmud ve Mustafa isimleri verilen Fahri Kâinat
Efendimize, babasından miras olarak beş deve, bir sürü koyun, Ümmü Eymen adında
Habeşli bir cariye ve doğduğu kutlu bir ev kalmıştı.

 
Sütanneye Verilmesi (M. 571)

Mekke'nin havası yeni
doğan çocuklara ağır geldiği ve onların daha güzel dil öğrenmeleri için, civar
yaylalardan gelen süt analarına verme âdeti vardı. Bu âdet üzere Mekke'ye yine
bir çok kadın gelmiş hepsi birer çocuk almışlardı. Bunların içinde merkebinin
çok kötürüm

olması sebebi ile
Halime bir çocuk alamamıştı. Kendisine Peygamberimiz Aleyhisselâm teklif
edilince de, yetim olması sebebiyle pek kârlı bir iş olmaz diye düşünmüş, fakat
sonradan aldığına çok sevinmişti. Çünkü O'nun gelmesiyle evinde malında bereket
artmış, her şeylerine bolluk gelmişti. Hazreti Halime ve kocası ondaki üstün
vasıfları sezerek bir şey olmaması için üzerinde titrie-mişlerdi.

 
Sütanne, Annesine Teslim Ediyor (M.575)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm beş yaşma basıncaya kadar, bu aile içerisinde kalmış, süt kardeşi
Şeyma ile beraber büyümüştür. Daha sonra Hazreti Halime getirip validesine
teslim etmiştir. Peygamberimiz Aleyhisselâm süt annesine karşı hayatı boyunca
hürmet ve ikramda bulunmuştur. Süt kızkardeşi Şeyma'ya karşı da nasıl vefakâr
davrandığı Huneyn savaşı sonunda görülmüştür..

 
Annesini Kaybediyor ( M.577)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, süt anasından geldikten sonra iki sene annesi ile beraber kaldı.
Hazreti Âmine, oğlu ve kölesi ile beraber Medine'ye gidip Hazreti Abdullah'ın
kabrini ziyaret etmek istedi. Bu maksatla yola çıktılar, Medine'ye ulaştılar.
Ziyaretlerini yaptıktan sonra, geri dönerken Medine yakınlarındaki Ebvâ köyünde
hastalanan Hazreti Âmine 576 veya 577 yılında vefat etti.

 
Dedesinin Himayesinde (M.577)

Babasından sonra, altı
yaşında anasından da yetim kalan Peygamberimiz Aleyhisseİâm'ı kölesi Ümmü Eymen
Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.

Validesinin vefatından
sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm, dedesi Abdulmuttalib'in yanında kaldı. Hizmeti
ile cariye Ümmü Eymen uğraştı.

 
Ebû Talibin Yanında (M.579)

Peygamber Efendimiz,
İki sene geçip sekiz yaşına geldiği zaman, dedesi Kureyşin reisi Abdülmuttalipde
vefat etti. O vefat ederken oğulları içinde Ebû Talib'e, yeğenine bakmak
vazifesini verdi.

Amcası Ebû Tâlib, ona
baba yakınlığı gösterir ve diğer öz oğullarından daha iyi bakar, her şeyden
esirgerdi. Çünkü Peygamberimizin; evinin, malının bereketi olduğunu görüyor,
kendisindeki ileriye ait halleri seziyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir
müddet amcasının koyunlarını güderek, amcasına yardımcı olmuştur.

 
1. Şam Seyahati (M.583)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm 13 yaşına girdikleri zaman, ilk defa Mekke dışına seyahat etme
imkanını buldular. O devirlerde Kureyş kervanları ticaret için yazın Şam
tarafına, kışın da Yemen tarafına giderlerdi. Peygamberimizin amcaları da Kureyş
kabilesinin önde gelen kişileri olarak zaman zaman bu kaafilelere katılırlardı.
Efendimiz (A.S) de amcaları ile beraber başka ülkeleri görmeyi razu ediyor ve
bunu amcası Ebû Talib'e söylüyordu.

Ebû Tâlib, yetim
yeğenini yanından ayırmak istemiyor, O'nun başına bir şey gelir korkusuyla ne
bırakmakta, ne de götürmekte karar kılabiliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın
kendisiyle gelmek istemesi karşısında, Efendimiz (A.S) 13 yaşında iken Suriye'ye
giden Şam ticaret kervanına katıldılar. Kaafilenin yolu Şam yakınındaki Busra
kasabasına uğradı. Buradaki kilisede vazifeli, gelip geçen yolcularla ilgilenen
Bahira adındaki rahibin, kervanı takip eden bir bulut ve kervanda gördüğü genç
bir çocuk dikkatini çekti. Mukaddes kitaplarda okuyup, vasıflarını gördüğü ve
gelmesinin yaklaştığını sezdiği son peygambere ait bildiklerini, bu genç çocukta
gördü.

Rahib Bahira, Fahri
Kâinat Efendimize, Arapların en büyük putları Lat ve Uzza'nın adına yemin
vererek bazı şeyler sordu. O'nun bunlara yemin etmekten hoşlanmadığını gördü.
Nihayet Efendimizden rica ederek sırtını açtırdı ve O'nda gördüğü peygamberlik
mührünü edeple öptü. Sonra Ebû Talib'e yanındaki çocuğun geleceği hakkında
bildiklerinden anlatarak, Şam'a gitmemelerini istedi. Çünkü orada yahudilerin,
O'ndaki vasıfları görerek, hasedlerinden bir kötülük yapmalarından korkuyordu.
Ebû Tâlib de mallarını Busra'da satıp alacaklarını temin ederek oradan geri
döndü.

 
Yemen Seyahati (M.583)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm 17 yaşında da, diğer amcaları Zübeyr ve Abbas'ın yanında Yemen
ticaret Kaafilesine katılarak bu ülkeye gidip geldi. Bu yolculukta da kendisinde
büyük haller görüldü. Araplar arasında şan ve şerefi iyice yükseldi.

 
Hılfülfudul Cemiyeti ve Andlaşması (M. 591 )

Cahilliyet devrinde
Arap kabileleri arasında kan dâvaları, iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnız dört
haram ay olan Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'de savaşmak haram kabul
edilirdi. Eğer bu aylarda da, savaş yapılırsa, buna Ficar Savaşları adı
verilirdi.

Kureyşliler ile
Havazin kabilesi arasında çıkan ve dört yıl süren böyle bir Ficar Harbine,
Peygamberimiz Aleyhisselâm da 20 yaşında iken amcalarıyla beraber katılmıştır.
Kureyş'in haklı olduğu bu savaşta, Efendimiz (A.S) hiç kimsenin kanını dökmemiş,
bir ok bile atmamıştı. Ancak, düşmanı oklarını toplayıp amcalarına
vermişti.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm 20 yaşında iken, Mekke'de yerli ve yabancı herkesin can ve mal
emniyetinin korunması, asayişin sağlanması, adaletin işlemesi gibi hususlara
sahip çıkan "Hılfulfudul = Fadılların Yemini" adıyla anılan cemiyette bulunmuş,
amcalarıyla beraber kurucuları arasında yer almıştır.

 
2. Şam Seyahati (M.595)

Efendimiz, amcalarının
yanında ticaret hayatını öğrenmiş ve bu işle uğraşmaya başlamıştı. Eskiden beri
kavmi arasında akıl, zekâ, kabiliyet ve doğruluğu ile biliniyordu. Bu sebeple
herkese emniyet ve güven verdiği için kendisine "Emîn" lâkabı
verilmişti.

Kureyş'in zengin
kadınlarından, yüksek ahlâkı ve yardımseverliği ile tanınmış dul bir hanım olan
Hatice, bazı kimselere sermaye ve yardımda bulunarak ortak ticaret yapardı. İlk
kocasının ölümünden sonra, kendisi ile evlenmek isteyenler hayli fazla olduğu
halde, hiçbirini kabul etmemişti. Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğruluk ve
dürüstlüğünü duymuş, kendisine sermaye vererek kölesi Meysere ile beraber Şam'a
büyük bir ticaret kervanı kaldırmıştı.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm bu seyahatinde Şam'a varmadı. Rahib Bahira'nın ölümünden sonra
yerine geçen Rahib Nastura, O'ndaki alâmetleri sezerek bir zarar gelmemesi için,
mallarını Busra'da sattırdı. Üç ay süren bu yolculuktan çok büyük bir kârla
Mekke'ye dönen Peygamberimiz Aleyhisselâm, Hatice'nin dikkatini çekti. Çünkü
O'nun doğruluğu sayesinde, o zamana kadar görülmemiş bir kâr elde
etmişti.

 
Hazreti Hatice ile izdivacı (M.596)

Hatice, elde ettiği
büyük kazançlardan çok, Peygamberimizin doğruluğuna ve üstün vasıflarına hayran
kalmış, araya konulan vasıtalarla evlenmişlerdi. Nikâhları kıyıldığı zaman
Peygamberimiz Aleyhisselâm 25, Hatice validemiz ise 40 yaşında bulunuyordu.
Birbirinden memnun olarak 25 sene mes'ut bir hayat sürdüler, çocuklarını
büyüttüler, insanlara örnek oldular. Bu 25 senenin 15 yılı Peygamberlikten önce,
10 yılı da Peygamberlik devrinde geçti. Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendisine
yapılan bir çok tekliflere rağmen, Hazreti Hatice'nin sağlığında başka bir kadın
almadı. İbrahim isimli oğlundan başka bütün çocukları Hazreti Hatice'den dünyaya
geldi.

 
Hakem Seçilmesi (M.606)

Kureyşliler bir ara,
yağan yağmurlar ve çıkan yangınlardan hayli zarar görmüş olan Kabe'yi yeniden
yapmaya, tamir etmeye başlamışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm da bu çalışmaya
katılmış, mübarek omuzlarında taşlar taşımıştı. Her iş bitip sıra Hacer-i
Es'ad'ın yerine konulmasına gelince, kabileler arasında andlaşmazlık çıktı.
Çünkü herkes bu mübarek taşı yerleştirme şerefini başkasına kaptırmak
istemiyordu.

Dört beş gün devam
eden çekişmeler sonunda, iş iyice alevlendi ve kabileler arasında savaş
çıkmasına kadar vardı. Mekke'nin kana bulanacağını gören ve endişeye kapılan
yaşlı bir Ku-reyşli bir fikir ortaya attı. Buna göre herkes bekleyecek , Harem-i
Şerife ilk girecek kişi hakem seçilecekti. Bu fikir herkes tarafından beğenildi.
Bir müddet sonra Fahri Kâinat Efendimizin çıkıp geldiğini gören insanlar, hep
birden sevindiler, rahatladılar. Çünkü O'na, doğru ve adaletli davranışından
dolayı "Emîn" lâkabını kendileri vermişlerdi.

    Peygamberimiz
Aleyhisselâm kendisinden beklenen şekilde, herkesi yatıştıracak bir usûl buldu.
MübareK hırkasını yaygı yaparak ortasına Hacer-i Es'ad'ı yerleştirdi. Yaygının
uçlarından, her kabilenin büyüklerine tutturdu. Böylece hep beraber mukaddes
taşı kaldırdılar, yerine getirdiler. Yerleştirileceği sırada, Peygamberimiz
Aleyhisselâm mübarek ellerine aldı ve yerine koydu. Peygamberimizin 35 yaşında
iken yaptığı bu hakemlik ile, büyük bir andlaşmazlık çözüldü, kan dökülmesi
önlenmiş oldu. O'nun bu güzel hareketi ile, Kureyşliler kendisine daha çok
hayranlık duydu, içlerindeki sevgi arttı, böylece itibarı yükseldi.

 
İlk Vahiy...Peygamberlik ve İslam Dininin Gelişi (M.610)

Bütün insanlık kara
bir cehalet, akla hayale gelmez sapıklıklar içinde yüzüyordu. Akıl sahipleri ve
tevhid inancı içinde olan çok az bir gurup insan, âlemi aydınlatacak hakikat
güneşinin yakında doğacağını anlıyorlar, söylüyorlar ve dört gözle
bekliyorlardı. Mekke'de bulunan tevhid inancına sahib Hanifler de, Hıra Dağı,
(diğer adılya Nur Dağı)'ndaki özel yerlerine, mağaralara çekilip Allahü Teâlâ'ya
ibadet ile uğraşıyorlardı.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm da Ramazan ayı gelince, yanına zeytin, su ve kuru ekmekten meydana
gelen azığını alır, orada inzivaya çekilir, Allahü Teâlâ'ya ibadete dalardı. Bu
ibadeti, olanlardan ibret almak, hakikati düşünmek, iç âleminde murakabeye
varmak şeklinde oluyordu.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm 40 yaşına girdiği zaman kendisine Nebîlik, 43 yaşında ise Rasüllük
geldi. Nebîlik doğru rüyalarla başlamıştı ki, altı ay müddetle rüyasında
gördükleri aynen çıkıyordu.

Milâdî 610 yılının
Ramazan ayında yine böyle Hıra Dağına çekildiği sırada, ayın 17'sine rastlayan
Pazartesi gecesi seher vaktinde, bulunduğu mağaranın içinde bir ses ve bir nurla
irkildi, dehşete kapıldı. Allahü Teâlâ tarafından kendisine gönderilen Melek,
Cebrail Aleyhisselâm ilk vahyi getiriyor, Alak Sûresi'nin ilk âyetleri olan
"Allah'ın ismiyle oku!" emrini bildiriyordu. Hazreti Cibril bu ilk gelişinde,
Fahri Kâinat Efendimize okumayı, abdest almayı ve namaz kılmayı
öğretti.

    Peygamberimiz
Aleyhisselâm, saadetti hanesine ilahî vahyin heybetinden korkmuş bir halde
döndü. Hazreti Hatice'ye kendisini örtmesini söyledi. Biraz istirahat edip
kendine geldikten sonra, olanları anlattı. Hazreti Hatice, her zaman olduğu
gibi, Peygamberimizin Peygamberlik vazifesinde de ilk yardımcısı oluyordu. O'nu,
tesellî edip büyük bir nimetle karşı karşıya olduğunu anladı ve anlattı. Amcası
Varaka'ya olanları bildirdiler. Varaka eski kitabları okumuş, tevhid inancı
üzerine olan Haniflerdendi. Duydukları karşısında, Peygamberimiz Aleyhisselâmı
tebrik etti. Kendisinin peygamberlikle vazifelendiğini, başına gelecek
güçlükleri anlattı. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın İslâm'a çağırma zamanına
yetişemeden öldüğü için, O'na yardımcı olmak emeline kavuşamadı.

Allahü Teâlâ,
Peygamber Aleyhisselâmı yavaş yavaş mukaddes vazifesine alıştırdıktan sonra, üç
sene geçince Hazreti Cibril gelerek ilâhî emirleri anlatma ve azabdan korkutma
vazifesine başlamasını bildirdi. Bundan sonra Cebrail Aleyhisselâm 23 sene
boyunca Kur'an âyetlerini, ilâhî emirleri getirmeye devam etti Peygamberimiz
Aleyhisselâmın büyük vazifesi de, 13 senesi Mekke'de, 10 senesi de Medine'de
olmak üzere yaklaşık 23 yıl devam etti.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bütün âlemlere rahmet, insanların ve cinlerin hepsine kılavuz ve
kurtarıcı olarak gönderilmişti. Bu son ve tam dine İslâm, ona teslim olup
emirlerini kabul edenlere, inananlara Müslüman ve Mümin denildi.

 
İlk Müslümanlar

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, vazifeye ilk başladığı zaman, insanları gizli olarak dine
çağırıyor, saklı yerlerde buluşup ibadet ediyorlardı. İslâm ile ilk önce
şereflenen ve Peygamberimiz Aleyhisselâmla namaz kılan zevcesi Hazreti Hatice,
en yakın arkadaşı ve dostu Hazreti Ebû Bekir, amcasının oğlu genç Hazreti Ali ve
âzadlı kölesi Hazreti Zeyd b. Harise'dir.

Daha sonra Hazreti Ebû
Bekir'in yol göstermesiyle Hazreti Osman b. Affan, Hazreti Abdurrahman b. Avf,
Hazreti Sa'd b. Ebî Vakkas, Hazreti Zübeyr b. Avvam, Hazreti Talha b. Ubeydillah
ye Hazreti Ebû Ubeyde b. Cerrah müslüman oldular. İşte bunlara "İlk Müslümanlar
adı verilir. Sonradan Hazreti Ömer'in katılmasıyla bu 10 erkek müslüman "Aşere-i
Mübeşşere = Cennetle Müjdelenen Onlar" adıyla anılmış, sahabilerin en büyükleri
olmuşlardır.

 
Alenî Davet Başlıyor (M. 613 - İslamın 4. Yılı)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm; ilk üç sene insanları el altından, gizliden gizliye islâm Dinine
girmeye, putları terketmeye çağırıyordu. Hazreti Ebû Bekir başta olmak üzere
diğer müminler de O'na yardımcı olmaya çalışıyorlar, dostlarını, yakınlarını bu
hak dine davet ediyorlardı. Bu üç sene içerisinde müslümanların sayısı 30'u
biraz geçmişti. İbadetlerini ise evlerinde, gizli yerlerde yapabiliyorlar,
Mescid-i Haram'a girip duâ edemiyorlardı. Kur'an âyetlerini ve hükümlerini
öğrenmeleri de yine gizlilikle yürüyordu. Sahabîlerin meydana çıkma isteği
karşısında, Peygamberimiz Aleyhisselâm henüz az olduklarını
söylüyordu.

Nihayet peygamberliğin
dördüncü yılına rastlayan Mîlâdî 614 senesinde, Hıcr Sûresi'nin 94'ncü âyetiyle
bildirilen "Emrolunduğunu açıkça, çatlatırcasına bildir!" ilâhî emri geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm da vahyin bu emrine uyarak insanları açıktan açığa
hak yola çağırmaya başladı. Önce en yakınlarını, akrabalarını, dostlarını
ziyaret ederek İslama davet etti. Bu yüce dinin güzelliklerini anlatarak onları
kötülüklerden uzaklaştırmaya çalıştı.

Mekke kâfirleri,
müslümanların yeni bir dinle ortaya çıkmasından hoşlanmamışlardı. Ancak
kendilerine bir zararları olmadığı için de pek fazla ses çıkarmıyorlardı. Ancak
putlara tapmalarının yanlış ve sapık bir hareket olduğu, gittikleri yolun kötü
sonuçlar vereceği gibi hakikatler bildirilmeye başlanınca, düşmanlıklarını
ortaya döktüler. Bu düşmanlıkları alay ve hakaretle başladı, sonraları ezâ,
cefâ, işkence, ticarî ve medenî sıkıntılara düşürme, şiddet kullanma şeklinde
devam etti.

 
Kabul Etmiyorlar

Şuarâ Sûresi'nin 214
ilâ 216'ncı âyetlerinin gelmesiyle en yakınlarından başlayarak Allah'ın azabıyla
korkutma emri bildirilince, Peygamberimiz Aleyhisselâm akrabasını topladı.
Putları terketmeleri-ni Allahü Teâlâ'ya ibadette bulunmalarını, iyilikleri ve
kötülükleri anlattı. Peygamberimizin karşısına ilk çıkan amcası Ebû Leheb oldu.
Nitekim, Allahü Teâlâ'nın emirlerini bildirmek için Mekke halkını Safâ tepesine
topladığında; kendisinden şimdiye kadar bir yalan duyup duymadıklarını, şu
tepenin arkasında bir düşman ordusu bulunduğunu haber verse inanıp
inanmayacaklarını sormuş, kendisine "Emîn" lâkabını verdikleri kimseye elbette
inanacaklarını, ondan hiç bir yalan duymadıklarını söyleyen insanlar, O'nun
Peygamberliğini bildirip iman etmeleri teklifine bir şey diyememişlerdi. Ebû
Leheb ise yine küstahlığını gösterip hakaret etmeye kalkışmış, karısıyla kendisi
hakkında Tebbet Sûresi'nin nazil olmasına sebep olmuştu.

Kureyş müşrikleri
haklarında azâb âyetleri gelince, müminlere eziyet etmeye başladılar. İslâmın
yayılmasını, müslümanların çoğalmasını önlemek için ezâ ve cefâdan geri
durmadılar. Bir taraftan da, Fahri Kâinat Efendimize, amcası ve koruyucusu Ebû
Tâlib'e başvurarak yeni bir din ortaya çıkarmaktan, putlarına dil uzatılmasından
vazgeçilmesine çalıştılar. Fakat imkânsız bir şey istedikleri için, red cevabı
aldılar. Bunun üzerine zayıf ve kimsesiz müminlere işkence etmeye
giriştiler.

 
İŞKENCELER BAŞLIYOR

Peygamberimiz
Aleyhisselâm ve diğer kabile ve akrabası kuvvetli olan bazı müslümanlara bir şey
yapamıyorlarsa da, fakir, zayıf ve kimsesiz müminlere göz
açtırmıyorlardı.

Dinlerinden döndürmek
ve onlara bakarak başkalarının da iman etmesini önlemek için, akıllarına gelen
her türlü eziyet ve işkenceyi uyguluyorlardı.

Kâfirlerin bu
işkenceleri arasında, müminler öz oğulları bile olsa, aç susuz bırakmak,
hapsetmek, bayıltıncaya kadar dövmek, yaralamak, kanlar içinde bırakmak, kızgın
güneşin altında üzerine kayalar koyarak bekletmek, kızgın demirlerle dağlamak
gibi insanlık dışı usuller vardı.

İslâmın ilk
devirlerinde işkence gören bu müminler arasında en meşhurları Hazreti Bilal
Habeşî, Hazreti Ammar b. Yâsir ve babası Hazreti Yâsir ile annesi Hazret!
Sümeyye, Hazreti Habbab b. Eret, Hazreti Suheyb b. Sinan Rumî, Hazreti Ebû
Fukeyhe gibi köleler ve zayıflar; Hazreti Zinnîre, Hazreti Lübeyne ve Hazreti
Nehdiyye gibi cariyeler vardır. Bunların hepsi de dinlerinden döndürülmek için
işkenceye uğramışlardı. Fakat çoğu, kâfirlerin dediklerine uymamış, bazısı ise
Peygamberimiz Aleyhisselâmın izniyle sadece dillerinden söylenileni
tekrarlamışlardı. Hazreti Ebû Bekir bu işkence gören erkek ve kadın köle
müslümanların yedisini büyük karşılıklarla satın alarak âzad
etmişti.

Hazreti Sümeyye ve
Hazreti Yâsir en acı ve çirkin şekilde öldürülerek İslâmın ilk şehîdleri
olmuşlardı.

Müminlere eziyet ve
işkence edenlerin başında Ebû Cehil, Ebû Leheb, As b. Vâil, Ümeye b. Halef,
Velid b. Mugîre, Nadr b. Haris gibi ileri gelen Mekke kâfirleri
bulunuyordu.

 
İşkenceler

Mekke müşriklerinin
bütün düşmanca hareketlerine rağmen İslâm dini genişliyor, müminlerin sayısı
gittikçe çoğalıyordu. Fakat bu hal, kâfirlerin ezâ ve cefâlarını daha da
arttırmalarına yol açıyordu. Çünkü iman ile küfür arasındaki mücadele böyle
devam edegeliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm, düşmanların kendilerine
yaptıkları kötülüklere karşı, onları sarsmış olan her türlü dinî ve medenî
sapıklıklardan kurtarmaya, ebedî kurtuluşa, huzura kavuşturmaya çalışıyor,
Kur'ân okuyarak, İslâm'ın güzelliklerini, küfrün aşağılıklarını anlatarak
vazifesini ifâdan geri kalmıyordu.

Müşrikler ise,
İslâm'ın gelmesiyle o zamana kadar sürdürdükleri haksızlığın, zorbalığın ve bu
sayede elde ettikleri makam ve menfaatlerin elden gitmesinden, itibarlarının
kaybolarak zengin ve fakir, kuvvetli ve zayıf herkesin ilahî adalet önünde eşit
hale gelmesinden korkuyorlardı. Bunun için de, Ebû Tâlib'i sıkıştırarak,
müminlerin kuvvetlilerine kadar eziyeti arttırarak, hattâ Peygamberimiz
Aleyhisselâmı boğmaya kalkışacak kadar gözleri dönmüş bir şekilde hak dine ve
yolcularına saldırıyorlardı.

 
1. Habeşistan Hicreti (M. 615 İslamın 6. Yılı)

İslâm'ın altıncı
yılına rastlayan Mîlâdî 615 senesinde, Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabîlerinin
bir kısmı ile Hazreti Erkam'ın evine taşınmış, bu saadetti hane "Dâr-ı Erkam"
adı ile İslâm'da çok mühim bir yer tutmaya başlamıştı. Müslümanlar, artan eziyet
ve işkence karşısında ibadetlerini serbestçe yapabilecekleri ve yaşayacakları
bir yere hicret, göç etmek için Peygamberimiz Aleyhisselâmdan izin istediler.
Kendilerine Habeş diyarına hicret için müsaade verildi ve hayır dualarla yolcu
edildiler.

Habeş hicretine ilk
katılan muhacirler 12 erkek ve 4 kadından ibaretti. Bunların içinde Hazreti
Osman b. Affan ve zevcesi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın kızı Hazreti Rukayye,
Hazreti Zübeyr b. Avvam, Hazreti Abdurrahman b. Avf ve Hazreti Abdullah b. Mesud
gibi sahabiler bulunuyordu. Kureyş kâfirleri, onların Mekke'den çıkışını duyarak
peşlerinden gitmişlerdi. Ancak müminler gemiye binerek Kızıldeniz'e açılmış
olduklarından yetişemediler.

İslâm'ın altıncı yılı,
Mîlâdî 616 senesinde Ebû Tâlib'in oğlu Hazreti Cafer Tayyar başkanlığında 83
erkek, 21 kadından meydana gelen 104 kişilik bir mümin topluluğu daha
Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Müslümanlar Habeş hükümdarı Ashame tarafından
çok iyi karşılandılar ve her hususta yardım gördüler. Mekke kâfirleri ise,
onların iyi halde olduklarını öğrenmişler; orada da kuvvet bulmasınlar diye
elçiler göndererek, kendi vatandaşları olan bu insanların geri verilmesini
istemişlerdi. İsa Aleyhisselâmın şeriatı üzere tevhid inancında olan Ashame ise,
müminlerin verdiği güzel ve mantıklı cevablardan da kuvvet alarak Kureyşlilerin
isteklerini kabul etmemişti. Habeş Hükümdarının bu sıkıntılı devirde, gösterdiği
yakınlıkla İslâm'a ve insanlığa büyük hizmeti geçmiştir.

Habeşistan'da çok iyi
geçinen müminlerden bir kısmı, müslümanlarla kâfirlerin anlaştıkları haberini
duyarak Mekke'ye dönmüşler, ancak asılsız olduğunu öğrenince tekrar hicret
etmişlerdi. Garânik hadisesi adıyla anılan bu yanlış haberden dolayı dönenlere,
müşrikler yine işkenceden geri kalmamışlardır.

Hazreti Hamzanın  Müslüman Oluşu (M.616-İslamın 7.
Yılı)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, her türlü güçlük karşısında insanları hak yola çağırmaya
çalışırken, düşmanlar da her fırsatta O'na ve müminlere eziyet etmekten geri
kalmıyorlardı. Hicretin altıncı yılında, bir gün Safa tepesinde oturmakta olan
Peygamberimiz Aleyhisselâm, Ebû Cehil'in kendisine karşı hakaret dolu sözlerine
sabır göstermiş, cevab vermeye tenezzül etmemişti. Bunu gören bir kadın, avdan
dönen ve Kabe'yi cahiliyet âdeti üzere tavaf etmekte olan amcası Hamza'ya haber
vermiş, hadiseyi sitemli sözlerle anlatmıştı.

Hamza, yeğeninin
hakarete uğramasına dayanamayarak kalabalık bir topluluk içerisinde oturan Ebû
Cehil'e çattı ve kafasına yayı ile vurup yardı. Adamları Ebû Cehil'in uğradığı
bu saldırı karşısında Hamza'ya karşılık vermek istediler. Ancak Hamza'nın
müslüman olmasından korkan Ebû Cehil, onun, kardeşinin oğlunun intikamını
almakta haklı olduğunu söyleyerek aşağıdan aldı. Hamza ise, Fahri Kâinat
Efendimize giderek yaptığını anlattı, Efendimizitesellî etmek istedi. Fakat
Peygamberimiz Aleyhisselâm, amcasına, ancak müslüman olduğu takdirde tesellî
bulup memnun olacağını bildirdi. Bunun üzerine Hazreti Hamza İslâm ile
şereflendi.

 
Hz. Ömer'in Müslüman Oluşu (M.616 - İslamın 7. Yılı)

Hazreti Hamza'nın iman
etmesiyle, küfür ileri gelenleri korktuklarına uğramışlar, kuvvetli bir
destekçilerini kaybetmişlerdi. Bu korku ve telaşla acele alarak toplandılar ve
bu işe bir çare bulmanın yollarını araştırdılar. Sonunda Peygamberimiz
Aleyhisselâmı ortadan kaldırmaya karar verdiler. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâmın kabilesi Haşim Oğulları hayli kuvvetli olduğu için, kimse böyle
bir işi almaya cesaret edemiyordu. İçlerinde en cesuru, 33 yaşında bir yiğit
olan Ömer b. Hattab, ortaya çıktı ve bu işi üzerine aldı. Kâfirler onun bu
fedailiği karşısında çok sevindiler. Kendisini alkış ve övmelerle, büyük vaad ve
mükâfatlarla yola çıkardılar. Ömer, kılıcını sıyırmış bir halde hırsla
Peygamberimiz Aleyhisselâmın bulunduğu Dâr-ı Erkam'a giderken, yolda kızkardeşi
Hazreti Fâtıma ile eniştesi Hazreti Sa'd'ın da müslüman olduklarını öğrenince,
çileden çıktı. Önce onların işini bitirmek maksadıyla geri döndü. Onun geldiğini
duyan ve içeride Kur'ân okumakta olan ev halkı, korkuyla âyetleri sakladılar.
Fakat Ömer, okunan âyetleri duymuş, ne olduğunu sormuştu. Onlar gizlemek
isteyince, eniştesini ayağının altına aldı. Kocasına yardım etmek isterken,
kızkardeşi de yediği tokatla ağzı burnu kan içinde yere düştü. Ancak imanın
verdiği kuvvetle; "Ey Ömer, Allah'dan kork da yaptığın zulme bak! İşte biz,
müslüman olduk, başımızı kessen de imanımızdan dönmeyiz!" diye
haykırdı.

Bu duygulandırıcı
manzara karşısında, yaptıklarından utanan ve pişman olan Ömer, okuduklarını
getirmelerini istedi. Kendisine Tâhâ ve Hadid Sûresi âyetlerini getirip
okudular. Kur'ân-ı Kerîm'in hakikatleri ve güzelliği karşısında kalbi yumuşayan
ve küfür düşüncelerini dışarı fırlatan Ömer, Fahri Kâinat Efendimize
götürülmesini istedi.

O sırada Efendimiz
eshabı ile Dâr-ı Erkam'da bulunuyordu Ömer'in geldiğini gören ve duyan müminler
endişe ve korkuya kapıldı. Yalnız Hazreti Hamza istifini bozmadı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Hazreti Cibril'den müjdeyi aldığı için sakin bir şekilde
bekliyordu. Nitekim içeri girer girmez kendisine müslüman olmasını teklif ettiği
zaman, Hazreti Ömer kelime-i şehadet getirip İslâm'ın 40'ıncı yiğidi olma
şerefini kazanıyordu. Müslümanlar ise, önce Hazreti Hamza, üç gün sonra da
Hazreti Ömer'i kazanmakla büyük sevince boğuldular.

 
Kâbede İlk açık Namaz

Hazreti Ömer'in
teklifi ile, Peygamberimiz Aleyhisselâm ve müminler toplu halde meydana çıktılar
ve namaz kılmak üzere Kabe'ye yürüdüler. Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek
üzere gönderdikleri Hazreti Ömer'in; Peygamberimizin yanında diğer müslümanlarla
beraber geldiğini gören kâfirler, endişeye kapıldılar. Hazreti Ömer'in meydan
okuyan sözleri karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar, her biri bir tarafa
sıvıştılar.

Müminler ise Fahri
Kâinat Efendimizle, Kabe'de ilk defa açıkça kıldıkları namaz ve getirdikleri
tekbirlerle etrafı inletiyorlardı. Peygamberliğin yedinci, miladın 616'ncı
yılında küfrün iki ana direğini, kendi sarayına kazanan İslâm'a girenlerin
sayısı, bu iki sahabiden sonra aynı sene içerisinde 300'e çıkmış
oluyordu.

 
Müminler Muhasaraya Alınıyor (M.616 - 619)

Kureyş'in ileri
gelenlerinden Hazreti Hamza ve Hazreti Ömer gibi iki yiğidin müslümanlar
tarafına geçmesi, kâfirleri düşündürmeye başladı. Düşman oldukları topluluk
günden güne kuvvetleniyor, inanmadıkları din gittikçe yayılıyordu. Toplanıp ne
yapacaklarını konuştular. Nihayet müslümanlar ve onlara yardımcı olanlarla her
türlü alâkayı kesmeye, kendilerine boykot ilân ederek muhasara ve abluka altına
almayı kararlaştırdılar.

Alış-veriş etmemek,
kız alıp vermemek, görüşüp buluşmamak ve yardımcı olmamak gibi maddeler koyarak
bu hususta bir de ahidname, andlaşma yazdılar. Ahidnameyi götürüp Kabe'nin
duvarına astılar, yaptıkları işe mukaddeslik vermek istediler. Böylece İslâm'ın
yedinci yılının başı olan Muharrem ayında, Mîlâdî 616 senesinde Peygamberimiz
Aleyhisselâm ile müslümanlar, onlara destekte bulunan Haşim Oğulları, Ebû Tâlib
mahallesi denilen yerde hapis kalmaya başladılar.

Kureyş kâfirleri bu
hareketleriyle müslümanları ve yardımcılarını yıldırmak, aç ve susuz, ticarî ve
medenî haklardan mahrum ve çaresiz bırakarak teslim olmaya, Peygamberimiz
Aleyhisselâmı desteklemekten caydırmaya çalışıyorlardı. Ancak Müslümanlar ve Ebû
Talib'in idaresindeki Haşim Oğulları, her türlü sıkıntıya katlanarak
Peygamberimizin etrafından ayrılmamaya kararlıydılar. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın amcalarından Ebû Leheb ise, akrabalarının ölümüne bile göz
yumarak kâfirlerle beraber olmaktan çekinmemişti.

Üç senelik muhasara
devrinde, müminler ve dostları her türlü sıkıntı ile karşılaştılar. Aç ve susuz
kaldılar, çocukların açlıktan feryadları Mekke sokaklarını inletir oldu.
Yiyeceksizlikten ağaç yapraklarını, deri parçalarını yemek zorunda kaldılar. Bu
insanlık dışı davranışlar, küfür sapıklığına düşmüş azgınlara en ufak bir acıma
duygusu, pişmanlık hissi vermiyordu. Gelen kervanların mallarını en pahalı
fiyatı vererek yere dökerek müminlerin almalarını önlüyorlardı. Muhasara altında
kalanlara gizlice yardım etmek isteyen yakınlarını en ağır cezalara
çarptırıyorlardı.

Mîlâdî 616-619
yıllarında devam eden bu sıkıntılı hayat sırasında, sadece haram aylardaki
yumuşaklıktan faydalanarak ihtiyaçlar sağlanıyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
da hak yola çağırma vazifesini ancak bu aylarda yapabiliyordu. Bu üç senelik
zaman içerisinde de pek çok mucizeler meydana geldi. Birçok kimseler imanla
şereflendi. Ahidnameyi yazan Mansur b. ikrime adındaki kâfirin elleri kurudu.
Ahidnamenin Allahü Teâlâ'nın ismi bulunan yerinden başka her tarafını güveler
yedi. Akıl ve vicdandan nasibi olanlar insafa geldi. Yakınlarının bu haline
dayanamayan bazı Mekkeliler güve yemekle hükümsüz kalan ahidnameyi astıkları
yerden indirdiler. Gösterdikleri gayret ve çaba ile muhasara altındaki
insanların serbest bırakılmasını sağladılar.

İslâm ehli ve dostları
üç yıllık sıkıntı ve azabdan kurtuldukları için Mekke'de adetâ bayram yapıldı.
Herkes evine, eşine, dostuna, akrabasına kavuştu, birbiri ile
kaynaştı.

 
Hüzün Yılı (M.619)

Müslümanların ve
dostlarının sevinmesi fazla sürmeden, muhasaradan sekiz ay sonra Ebû Tâlib,
ondan üç gün sonra da Hazreti Hatice vefat etti. Müminler üstüste gelen bu
acıyla sarsıldı, Peygamberimiz Aleyhisselâm çok üzüldü.

Ebû Tâlib,
küçüklüğünden beri Peygamberimiz Aleyhisselâmı öz evladından daha çok severek
büyütmüş, baba olmuş, kendisi iman etmemekle beraber imansızlara karşı korumuş,
her zaman O'na kanat germişti. Onun ölümüyle Peygamberimiz Aleyhisselâmın çok
üzülmesi, iki sebebe bağlıydı. Biri, o kadar destek ve yardımına rağmen iman
etmeyip küfür üzere gitmesi, diğeri gözle görülür bir himayeden mahrum
kalmasıydı.

80 yaşında ölen Ebû
Talib'den üç gün sonra da, müminlerin validesi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın en
büyük ve yakın desteği Hazreti Hatice, 65 yaşında vefat etti. Peygamberimizin ve
sahabilerinrin acısı bir kat daha arttı. Onların üstüste uğradığı bu acı
sebebiyle, miladın 620'nci, İslâm'ın ise 11. senesine rastlayan bu yıla "Hüzün Yılı" adı verildi.

 
Taif Yolculuğu (M.620 - İslamın 11. Yılı)

Ebû Talib'in ölümünden
sonra, kâfirlerin Fahri Kâinat Efendimize ve sahabilerine karşı düşmanlıkları
iyice arttı. Kureyş'in idaresi düşmanların eline geçtiği için, eziyet ve
işkenceleri dayanılmaz hale geldi. Daha önce söz sihirbazlığı ile suçladıkları
Fahri Kâinat Efendimize toprak, deve işkembesi pislikleri atarak en ağır
işkenceleri uygulamaya başladılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm bütün bu
güçlüklere rağmen, panayırlarda, hac mevsimlerinde civardan gelen insanları hak
yola çağırmaktan geri kalmıyordu. Başta amcası Ebû Leheb olmak üzere, müşrikler
ise yol başlarında bekleyerek O'na inanmamalarını söylüyorlardı. Peygamberimizin
İslâm'a çağırışının arkasından, hemen kendisini yalancılıkla, sihirbazlıkla,
huzuru bozmakla suçluyorlardı.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Kureyşlilerin bu zulüm ve baskısından biraz uzak kalmak ve
vazifesini başka yerlerde yapabilmek için Mekke dışına çıktı. Mîlâdî 620 yılının
Şevval ayında, ilk müminlerden âzadlı kölesi Hazreti Zeyd b. Harise ile beraber
Hicaz şehirlerinden Taife gitti. Burada akrabası da olduğu için, imana
geleceklerinden ümitli idi. On gün kadar kalarak puta tapan halkı, Allahü
Teâlâ'nın varlığına ve birliğine îman etmeye çağırdı.

Fakat Taif'liler,
yazın bağlık ve bahçelik şehirlerinde sayfiyeye gelen Mekkelilerle aralarının
bozulmasını, putlarının ve yaşayışlarının değerini kaybetmesini istemediler.
Onun için de Fahri Kâinat Efendimize îman etmek şöyle dursun, peşine taktıkları
serseri ve başıbozuk takımıyla işkence ettiler. Serseri ve çapulcular önce alay
ederek, sonra şehir dışına kovalayarak taşa tuttular. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın mübarek ayaklarını yaraladılar, kanlar içinde bıraktılar. Kızgın
güneşin altında hem kaçan ve hem o hazrete siper olmaya çalışan Hazreti Zeyd'i
de yaraladılar.

Binbir güçlükle
Mekkeli iki kardeşin bağına sığman Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisinden önce,
arkadaşının yarasıyla ilgilendi. Gördüğü bu en ağır ezâ karşısında, o insanların
helak olmalarını istemedi. İmana gelmeleri, kurtuluşa ermeleri için duada
bulundu. Bağda kendilerine üzüm getiren, Yunus Aleyhisselâmın hemşehrisi
Ninova'lı bir Hıristiyan köle olan Hazreti Addas İslâm ile
şereflendi.

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın başına gelenler Mekke'de duyulmuştu. Onun için müminlerin
tavsiyesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm kâfirlerden Mut'ım b. Adiyy'in
himayesini istedi. Onun kabul etmesiyle Kabe'ye gidip namaz kıldı. Mut'ım'ın bu
iyiliği müminler tarafından hiç bir zaman unutulmadı. Ancak kendisi kâfir olarak
Bedir Harbinde öldü.

Peygamberimiz bu defa
mukaddes vazifesini yerine getirmek için, etraf kabilelere gitti. Onların
putları bırakıp hakikate gelmelerini söyledi. Fakat Mekke kâfirlerinin tesiri
her yerde hüküm sürdüğü için ümid edilen fayda elde edilemedi.

 
Birinci Akabe Biati (M.620 - İslamın 11. Yılı)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm İslâm'ın 11'inci yılı hac mevsiminde, etraftan gelen ziyaretçileri
hak yola çağırmaya çıkmıştı. Mekke ile Mina arasında, Akabe denilen tepede
Medine'li altı kişiye rastladı. Kendilerine Kur'ân okuyup vaaz ve nasihatta
bulundu, iman etmeye çağırdı. Onlar da beraber yaşadıkları yahudilerden böyle
bir peygamber geleceğini duyarlardı. Hattâ yahudiler kendilerinin Allah'ın dini
üzere olduklarını, onların ise puta taptıklarını söyleyerek kınarlar ve
aşağılarlardı. Medine'nin Hazrec kabilesinden olan bu kimseler, Evs kabilesiyle
aralarında çıkan çarpışmalardan hayli yıpranmışlar ve destekçi bulmak için yola
çıkmışlardı. Yahudilerle de süregelen savaşlar ve onların baskısı altında
ezilmişlerdi. Böylece geleceğini duydukları peygambere îman ederek Medine'den
islâm kervanına katılan ilk müslümanlar ve Ensâr oldular.

Hazreti Esad b.
Zürâre, Hazreti Rafi' b. Mâlik, Hazreti Avf b. Haris, Hazreti Kutbe b. Amir,
Hazreti Utbe b. Amir ve Hazreti Haris b. Abdullah'dan meydana gelen bu ilk Ensâr
topluluğu, Medine'ye dönünce, duyduklarını anlattılar. Böylece hak din orada da
yayılmaya, kuvvet bulmaya başladı.

Bu ilk Medine'li
müslümanların Peygamberimiz Aleyhisselâma îman ettikleri gün, "İlk Akabe
Buluşması" adıyla anılır. Ertesi sene ise yine bunlardan beş kişinin de
içlerinde bulunduğu 12 kişilik bir Kaafile, hac mevsiminde Akabe'ye geldi.
Burada Peygamberimiz Aleyhisselâmla buluşup kendisine bîat ettiler. "Birinci
Akabe Bîatı" diye isimlendirilen bu karşılaşmada, ilk defa Peygamberimiz
Aleyhisselâmın elini tutarak hırsızlıktan, kız çocuklarını öldürmekten, nikâhsız
yaşamaktan, yalan ve iftiradan kaçınmak, Allah ve Rasûlüne itaatten ayrılmamak
üzere ahid verdiler.

Akabe bîatıyla
İslâm'da yeni bir devir açılıyor, Arap Yarımadasında hüküm süren şirk ve zulüm
hayatına karşı bayrak açılarak, din ve insan hakları için büyük bir hizmet
başlıyordu. Bu müslümanlar Medine'ye dönerek yine din hizmetine başladılar.
Kendilerine din öğretmek üzere Hazreti Mus'ab b. Umeyr gönderildi.

Reisleri ise Hazreti
Esad b. Zürâre idi. İslâmiyet Medine'de gittikçe yayıldı. Puta tapmayı bırakıp
müslüman olanların sayısı kısa zamanda 40'a yükseldi. Hazreti Mus'ab'ın yumuşak
ve ikna edici nasihatleri, en katı insanların kalbini bile İslâm'a
açıyordu.

 
Mi'rac Mucizesi (M.621-İslamın 12. Yılı)

Birinci Akabe
bîatından sonra, İslâm'ın 12'nci, milâdın 621'inci yılında Receb ayının 27'nci,
Cuma gecesinde Mi'rac Mucizesi meydana geldi. Yükseğe çıkmak, yücelmek ve gece
vakti yol almak mânâlarından dolayı İsra ve Miraç adıyla anılan bu büyük
hadisede pek çok sırlar ve lütuflar vardır. İsrâ Sûresi âyetlerinde bu mucize
bildirilmektedir.

Cebrail Aleyhisselâm,
Allahü Teâlâ'nın emriyle bir gece, Peygamberimiz Aleyhisselâmı Mescid-i
Haram'dan alıp Mescid-i Aksâ'ya getirdi. Oradan da göklere çıkarıp gezdirdi.
Buralarda peygamberlerle karşılaştı ve tanıştı. Hiç bir peygambere nasib olmayan
nice âlemler ve hakikatlere ulaştı. Allahü Teâlâ'nın dilediği yere kadar vardı,
neler gördü, neler...

Mi'rac gecesinde o
zamana kadar sabah ve akşam iki vakit olarak kılınan namaz beş vakite çıkarıldı.
Bakara Sûresi'nin sonu olan Âmenerrasûlü âyetleri ile Allahü Teâlâ'ya ortak
koşanların dışında bütün müminlerin Cennete girecekleri müjdeleri gibi hediyeler
verildi. Efendimiz bütün bu hakikatlere çok kısa bir zamanda ruh ve cesediyle
beraber erip döndü.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm ertesi günü Mi'rac mucizesini insanlara haber verdi. İlk önce
Hazreti Ebû Bekir kabul ve tasdik ettiği için "Sıddîk" lâkabını aldı. Diğer
sahabiler de kabul ederek tebriklerde bulundular. Ancak kâfirler, kuru akılla
böyle bir şeyin imkansız olduğunu söylediler. Kervanların bir- ayda gidip bir
ayda döndüğü Mescid-i Aksâ'ya ve daha ötelere bir gecede gidip gelmeyi mümkün
görmediler. Mescid-i Aksa ile ilgili sorularına, mucize ile tam ve doğru cevap
veren Peygamberimiz Aleyhisselâmı yine yalanlamaktan geri
kalmadılar.

 
İkinci Akabe Biati (M.622 - isiamm 13. Yılı)

Peygamberliğin
13'üncü, milâdın 622'nci yılında yine hac mevsiminde Peygamberimiz Aleyhisseiâm
ile buluşan ve bîat eden Medine'li müslümanların sayısı 75'e ulaşmıştı. Bu
müminler içerisinde Hazreti Halid b. Zeyd Ebû Eyyub Ensarî ve iki de kadın
bulunuyordu. Bu üçüncü buluşmaya "İkinci Akabe Bîatı" adı verildi.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bu toplantıya henüz îman etmemiş olan amcası Abbas ile gelmiş ve
Medine'ye hicretin şartları görüşülmüştü. Müslümanlar Allah ve Rasûlüne her hal
içerisinde itaat içinde olacaklarına, Peygamberimiz Aleyhisselâmı kendi
nefisleri, çoluk ve çocukları gibi düşmanlarından koruyacaklarına, doğru olanın
yapılması için hiç bir şeyden çekinmeyeceklerine mallarıyla ve canlarıyla bu
yolda çalışacaklarına söz verdiler.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm kendisine bîat edildikten sonra, Medine'lilerin arasından 12
temsilci seçip kabilelerinin başına tayin etti. Müslümanlar toplantı yerine
gizli ve ayrı ayrı geldikleri için müşriklerin haberleri her şey bittikten sonra
oldu. Bu sebeple de bir şey yapamadılar.

 
Hicret Hazırlıkları

Kâfirlerin işkence ve
baskıları son hadde ulaştığı bir sırada, müminlerin Medine şehrine hicret
etmelerine izin verildi. Böylece Peygamberliğin 14'üncü yılında iman ehli,
birer, ikişer, küçük gruplar halinde Mekke'den ayrılmaya başladılar. Allah
yolunda uğradıkları zulüm ve cefâdan dolayı, mallarını, mülklerini, yakınlarını
terkederek yine Allah rızâsı için memleketlerinden göç ediyorlardı.

Müminlerin hicreti,
Medine'li müslümanlarla son Akabe bîatı sırasında Zilhicce ayında
kararlaştırılmıştı. Mîlâdî 622 yılının Nisan ayına rastlayan Muharrem ayı
başlarında da hicret için izin çıkmıştı. Kureyş kâfirleri, düşman oldukları
kimselerin aralarından ayrılmalarını istemekle beraber, bir taraftan da
endişeleniyorlardı. Onun için istemedikleri insanların çıkıp gitmelerinde bile
düşmanlıktan geri kalmıyorlardı. Kâfirlerin zararından korunmak için bütün
müminler gizlice göç ederlerken, Hazreti Ömer kılıcını kuşanmış bir halde
Kabe'yi tavaf ettikten sonra, din düşmanlarına meydan okuyarak yola çıktı.
Kendisine kimse karşılık vermeye cesaret edemedi.

Müslümanların dinleri
uğruna her şeylerini bırakıp vatanları olan Mekke'den ayrılmalarına "Hicret",
kendilerine "Muhacirler", onları Medine'de karşılayıp Allah için her türlü maddî
ve manevî yardımda bulunan müminlere de "Ensâr" adı verildi. İslâm Dininde zulme
uğrayanların yurdlarını terkedip yeni bir memlekete sığınmaları ve orada yaşayan
müslümanların kendilerine kucak açıp kardeşçe davranmaları gibi büyük bir
dayanışma ve kaynaşmayı, Allah yolunda beraber çalışmayı sergileyen Hicret
hadisesi, tarihte çok mühim bir yer tutmaktadır.

 
Öldürme Kararı

Bir müddet sonra
Mekke'de Peygamberimiz, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ali ve hapsedilenlerle
beraber bir kaç mümin kalmıştı. Kureyş kâfirleri önce kendilerinden
kurtulduklarını sanarak
rahatladıkları müminlerin, Medine'de
toplanıp birleşerek kuvvet bulduklarını görünce endişeye kapıldılar. Çünkü
Medine, Mekkelilerin Şam ticaret yolunun üzerinde bulunuyordu. Bu sebeple,
kendileri için tehlike gözüküyordu. Üstelik müminlerin orada iyice
kuvvetlenmeleriyle islâm'ın civar kabilelere de yayılması, tehlikeyi daha da
büyütüyordu.

Kureyş kâfirleri acele
olarak toplandılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm gidip müminlerin başına geçmeden
bu işi bitirmek, tehlikeyi ortadan kaldırmak istediler. Ne yapacaklarına dair
uzun uzun konuştular. Zincire vurup hapsetmek veya başka bir yere sürgüne
göndermek gibi bir çok fikirler ileri sürdüler. Ancak bunların hepsinin bir
mahzuru ortaya çıkıyor, istenilen neticeyi vermesi de şüpheli
görülüyordu.

Nihayet en cin
fikirlileri olan Ebû Cehil, Peygamberimizin vücudunun ortadan kaldırılmasını
söyledi. Kan dâvasını önlemek için de, her kabileden seçilecek birer yiğidin
topluca hücum etmelerini ileri sürdü. Böylece kimin öldürdüğü bilinmeyecek,
Hâşim Oğulları da bu kadar kabileye karşı koyamayacağı için diyet ödenmesine
razı olacak, iş de kolayca kapanıverecekti.

Ebû Cehil'in fikri
kabul edildi. Kureyş'in çapulcuları Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek için
saadetti hanesini geceleyin çevirdiler. Niyetleri kapıdan sabah vakti çıkar
çıkmaz işlerini bitirmekti. Ancak Allahü Teâlâ, Cebrail Aleyhisselâm ile onların
kötü ve korkunç niyetini sevgili peygamberine bildirdi. Efendimiz (A.S) de
yatağına Hazreti Ali'yi yatırdı. Kendisi ise, Yasin Sûresi'ni okuyarak
müşriklerin arasından çıkıp gitti. Kâfirler işin farkına bile varamadılar.
Sabahleyin yatakta Hazreti Ali'yi görünce küplere bindiler.

 
Mekke'den Ayrılış Ve Sevr Mağarası (M.622-İslamın13. Yılı)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, kendisine hicret etmek arzusunu bildiren fakat her defasında
beklemesi söylenen en yakın dostu Hazreti Ebû Bekir'in yanına varmıştı.
Hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktılar. Mekke'ye birbuçuk saatlik mesafedeki
Sevr dağında bir mağaraya gizlendiler. Mekke'den ayrılırken ayakkabılarını
çıkarmışlar, ayaklarının uçlarına basarak yol almışlardı.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, iman etmeyen fakat yine de en emin kişi olduğunu kabul eden
Kureyşlilerin; kendisine bıraktıkları emanetlerini de Hazreti Ali'ye teslim
etmişti. Hazreti Ali de Efendimiz (A.S) Mekke'den ayrıldıktan sonra bu
emanetleri sahihlerine vermiş, onlardan üç gün sonra yalnız olarak Medine'ye
hareket etmişti.

Kureyş kâfirleri,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı ellerinden kaçırdıktan sonra, 100 deve mükâfat
vaadiyle, peşine bir çok adamlar saldılar. Kendileri de en iyi kılavuzları
tutarak aramaya çıktılar. Bir ara gizlendikleri mağaranın kapısına kadar
geldiler. Ancak mağaranın ağzındaki ağaca yuva yapan güvercinleri, kapıyı
ördükleri ağ ile kapatan örümcekleri görünce döndüler. Bu halde içeriye kimsenin
girmemiş olduğunu sandılar. Halbuki onların konuşmaları içeriden duyuluyor,
Hazreti Ebû Bekir Peygamberimiz Aleyhisselâm için endişeye kapılıyordu.
Efendimiz (A.S) ise, yakın dostunu:

-"Mahzun olma, Allahü Teâlâ bizimle beraberdir!" diye tesellî
ediyordu.

 
Bulana 100 Deve

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, hicret arkadaşı ile üç gün üç gece mağarada kaldı. Bu zaman
içerisinde Hazreti Ebû Bekir'in oğlu Abdullah haberleri bildirir, âzadlı kölesi
Hazreti Âmir b. Füheyre de sütlerini getirirdi. Üç gün sonra, arama işi biraz
gevşeyince, kılavuz seçilen kimse develeri getirdi. Kılavuz kâfir olmakla
beraber, yolu en iyi bilen, güvenilir bir adamdı. Hazreti Âmir de yanlarında
olarak Medine'ye doğru yola çıktılar. Sapa ve kestirme yollardan
gittiler.

Kureyş'in 100 develik
mükâfatını duyan Süraka adında yiğit bir pehlivan, Fahri Kâinat Efendimize
yetişmeyi başarmıştı. Hazreti Ebû Bekir'in endişeleri arasında kılıcını çekip
atını sürdü. Ancak atının ayakları kumlara gömülüp aşağı yuvarlandı. Bütün
gayretleri sonuç vermeyince, bir şey yapamayacağını anladı. Pişmanlık duyarak
Peygamberimiz Aleyhisselâmdan aman diledi. İsteğinin kabul edilmesiyle o tarafa
gelenleri de geri çevirdi. İleriki senelerde ise İslâm'la
şereflendi.

Medine yolcularını
yakalamak isteyenlerden biri de 70 kişiyle takip eden Büreyde idi. Ancak
Peygamberimiz Aleyhisselâmla karşılaşınca, onu bağlayıp götürmek isterken
kendisi O'na bağlandı kaldı. Yanındakilerle beraber müslüman olup beyaz sarığını
mızrağına geçirerek Peygamberimizin ilk bayraktarlığını yaptı.

Yolda daha bir çok
mucizeler meydana geldi. Nihayet İslâm'ın 13'üncü senesi Rebîulevvel ayına
rastlayan Mîlâdî 17 Temmuz 622 tarihinde, Mekke'den çıkıp 13 günlük yolu 8 günde
alarak Medine'ye hicret eden Peygamberimiz Aleyhisselâm ve en yakın dostu, Kuba
köyüne ulaştı. Peygamberimiz Aleyhisselâmın gelmesini her gün güneşin altında
dört gözle bekleyen ve bunun için yollara dökülen müminler, yüksek bir kuledeki
yahudinin "Beklediğiniz zât geliyor!" diye bağırmasıyla sevince boğuldular.
Medine adetâ bayram yerine döndü. Hep beraber Peygamberimiz Aleyhisselâmı
karşıladılar.

 
Cuma Namazı Farz Kılındı

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Medine'ye bir saatlik mesafede bulunan Küba'da iki hafta kadar
kaldı. İslâm'da ilk mescid olan Kuba mescidini yaptırdı. Hazreti Ali ile bazı
sahabiler burada kendisine kavuştu. Daha sonra bir Cuma günü, etrafını kuşatan
müminlerle Medine'ye hareket etti. Rânûna vadisindeki Salim Oğulları yurdundan
geçerken, öğle vakti Cuma namazı farz kılındı. Peygamberimiz Aleyhisselâm bu
emri bildirerek ilk Cuma namazını kıldırdı ve güzel bir hutbe okudu.

    Aynı günün akşamı
Medine'liler Peygamberimiz Aleyhisselâmı büyük bir sevgi ile karşıladılar,
bayram yaptılar. Kendisini ve O'na inanarak hicret edenleri başlarına tâc
ettiler. Peygamberimiz Aleyhisselâmı müsafir etmek için yarışa girdiler.
Efendimiz (A.S) ise, hiçbirini kırmamak için devesini serbest bıraktı.
DevesininHazreti Halid b. Zeyd Ebû Eyyub Ensarî'nin evinin yanına çökmesiyle,
yedi ay onun evinde müsafir kaldı.

 
MEDİNE DEVRİ

 
(M.622 - İslamın 13. Yılı - Hicri-1 )

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın Medine'ye hicretiyle, ilahî vazifeyi ifa etmekteki 13 senelik
Mekke devri sona ermiş, 10 yıllık Medine devri başlamış oldu. Hicretin İslâm ve
dünya tarihindeki yeri çok mühim olduğundan, yapılışından 17 yıl sonra takvim
başlangıcı olarak kabul edildi. Böylece Medine devriyle, aynı zamanda hicret
yılı da başlamış oldu. Peygamberimiz Aleyhisselâm hicretinde 53 yaşında
bulunuyordu. Bu 53 sene, Fil yılından Hicret'e kadar geçen zamanı da
gösteriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın gelişiyle o zamana kadar Yesrib diye
anılan bu şehir, Medine (Medinetünnebî = Peygamberin Şehri) olarak isim
değiştirdi.

 
Müslümanlar Arasında Kardeşlik Kurulması

Mekke'li müslümanlar
yurdlarından göç edip ayrıldıkları için Muhacirler, Medine'li müminler
ise onlara her türlü yardımı yaptıkları için, bu mânâya gelen Ensâr adıyla
anılıyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm düşmanlara karşı iyice kuvvetlendirmek
ve aralarında daha çok kaynaştırmak için müminleri birbirine kardeş yaptı. Bir
muhacir ve bir ensâr mümin, ikişer ikişer kardeş oldular. Böylece vatanlarını
bırakıp mallarını, mülklerini Allah yolunda terkedenlere, yine Allah için diğer
kardeşleri ellerini uzatıyor, malını paylaşıyor, derdine ortak oluyordu. Bununla
da İslâm iyice kuvvet bulup din hizmeti daha kolay yapılıyordu.

Müslümanlar arasındaki
bu kardeşlik, tarihte örneği görülmemiş bir şekilde büyük bir mânâyı dile
getiriyor, kan kardeşliğinden daha tesirli olduğunu gösteriyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm müminleri kardeş yaptıktan sonra, erkek ve kadın yeni müslüman
olanların hepsinden de bîat almış, ahd ve sözle Allah yoluna
bağlamıştı.

Bu kardeşliğin
tesiriyle mal ve sermaye sahibi olan Mekke'li muhacirler de kısa zamanda ticaret
hayatında ilerlemişler, kendi kendilerini idare eder hale gelmişlerdi. Hatta
içlerinde büyük kervanlar kaldıranlar, son derece zengin olanlar bile
vardı.

Yahudilerle Vatandaşlık Andlaşması

Peygamberimiz
Aleyhisselâm müminleri birbirine bağladıktan sonra, aynı şehirde beraber
yaşadıkları diğer insanlarla da iyi münasebetler kurmak istedi. Bunların başında
yahudiler geliyordu. Müslümanlar Medine'ye göç etmekle düşman tehlikesinden
kurtulmuş sayılmazlardı. Kureyşliler, gönderdikleri mektublarla gerek
yahudileri, gerekse Medine kâfirlerini müminler aleyhine kışkırtıyorlar, bu
hususta onlara bile hakaret ve tehditte bulunuyorlardı.

Yahudilerle yapılan
vatandaşlık andlaşmasında, Medine'ye yapılacak düşman saldırıları karşısında
ortak hareket etmek, birbirlerinin haklarına saygı göstermek, kötü
hareketlerden, yasaklardan kaçınmak gibi maddeler vardı, andlaşmazlık halinde
Peygamberimiz Aleyhisselâm hakem seçilmişti. Ancak müslümanlığın ilerlemesini
istemeyen yahudiler, sonraları ilk fırsatta andlaşmayı bozdular ve cezalarını da
çektiler.

Mescid-i Nebevî'nin
Yapılması - Suffa Eshâbı

Peygamberimiz
Aleyhisselâm Medine'ye gelince, müminlerin genişçe ibadet edebileceği bir Mescid
ihtiyacı ortaya çıktı. Şehre girişinde devesinin çöktüğü arsa satın alındı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm ve bütün sahabiler canla başla çalışarak büyük bir
Mescid yapıldı. Bu mescide,"Mescid-i Nebevî = Peygamber Mescidi" .adı verildi. O
zaman kıble, Mescid-i Aksa üzere olduğu için, mihrabı Kudüs'e doğru
yapıldı.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm mescidinin hemen yanıbaşına Suffa denilen gölgelik bir yer
yaptırdı. Kimsesiz, ilim öğrenen ve öğreten müminleri yerleştirdi. Böylece
bugünkü Kur'ân mekteblerinin temeli atılmış, ilim tahsili başlamış oldu. Suffa
Eshâbı adıyla anılan bu müminler, devamlı olarak Peygamberimiz Aleyhisselâmın
yanında bulunurlar, ilim öğrenirlerdi. Sahabile.rin zenginleri ise, onların
geçimini sağlarlardı. Islama yeni girenlere öğretici olarak burada yetişen
âlimler gönderilirdi.

 
Hazreti Aişe ile Evlenmesi (M. 623- H. 2)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Mescid'in inşaası bittikten sonra, bitişiğinde kendi ev halkı için
Hâne-i Saadet adı verilen odalar yaptırdı. O zamana kadar Mekke'de bulunan ev
halkını getirterek buralara yerleştirdi. Efendimiz o zaman Hazreti Şevde
validemiz ile evli, Hazreti Ebû Bekir'in kızı Hazreti Aişe validemiz ile de
nişanlı idi. Mescid ve hanei saadet yapıldıktan sonra Hazreti Aişe validemiz ile
evlendi. Hicretten 7-8 ay sonra yapılan bu evlilik sırasında Hazreti Aişe
validemiz 18 yaşında, zekâsı ve aile terbiyesi çok olgunlaşmış bir çağdaydı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm'dan öğrendikleriyle, hadis ve fıkıh ilmine çok büyük
hizmetlerde bulunmuştur.

 
İlk Ezan, Namaz Rekatleri Ve Aşûrâ Orucu (H.-2)

Mescid'in bitmesinden
sonra, müslümanlara namaz vakitlerini bildirmek için bir alâmete ihtiyaç oldu.
Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabileriyle çeşitli çareler konuştu. Çan çalmak,
boru çalmak, ateş yakmak gibi fikirler, başka dinlerin alâmetlerine benzediği
için kabul edilmedi. Sonra, görülen bir rüya üzerine bugünkü şekliyle Ezan
sünnet kılındı. Aynı zamanda ilahî vahiy ile de bildirilen Ezan, çok kuvvetli
bir sünnet oldu. Hazreti Bilal i Habeşî, gür sesiyle ezan okumaya
başladı.

Hicretin birinci
yılında namaz rekatlerinin sayısı da değişti. Mi'racda vitir ve akşam namazı
farzı üç, yatsı, sabah, öğle ve ikindi namazlarının farzları ise ikişer rekat
olarak emrolunmuş ve hicrete kadar böyle kılınmıştı. Ancak hicretten hemen sonra
vitir ve akşam namazı farzı yine üç, sabah namazı farzı da iki rekat olarak
kaldı, hazerde ve seferde değişmedi. Yatsı, öğle ve ikindi namazlarının farzları
ise seferde yine iki olarak kaldı, hazerde ise dörder rekata
yükseltildi.

Cuma namazının farzı,
Ramazan ve Kurban namazları ise iki rekat olarak emrolundu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm Medine'ye gelince, sahabilerine Muharrem ayında Aşûrâ orucu
tutulmasını da bildirdi.

 
Kâfirlerle Savaşa İzin Verilmesi (M. 623- H.2)

Mekke Kâfirleri,
müslümanların günden güne kuvvet bulmasını çekemiyorlar, kendileri için büyüyen
bir tehlike olarak görüyorlardı. Bu endişelerinden dolayı, Medine yahudileri ile
müşriklerine gönderdikleri mektublarla kışkırtıcılıktan geri kalmıyorlardı.
Bunun tesiri de kendini göstermiş, yahudiler ve yerli kâfirler düşmanlığa
başlamışlardı. Bunlara müslüman gözüküp de kâfirlerle aynı düşmanlığı gizli ve
sinsice yapan münafıklar eklenince, İslâm'ın düşmanları gittikçe işi
azıtıyordu.

Kureyş kâfirleri
kışkırtıcılıkta, hakaretti sözler yayarak dil ile yaptıkları düşmanlıklarına;
bir de, Medine yakınlarına kadar sızarak mal ve can emniyetini bozmayı
eklediler. Kâfirlerin bu baskınları karşısında, sayıları 1500'e ulaşan
müslümanlar nöbet tutmaya başladılar. Kâfirlere karşı koymak istediler. Ancak
ilahî emir henüz gelmediği için Peygamberimiz Aleyhisselâm izin
vermiyordu.

Nihayet bir müddet
sonra, önce İslâm şairlerine, kâfirlerin dil ile saldırılarına karşı koyma izni
çıktı. Arkasından da müşriklerin kullandıkları silâhlarla karşılık vererek,
mukaddes cihad emri geldi. Böylece müminlerin kendilerini savunması şeklinde
başlayan küçük, büyük pek çok savaşlar oldu.

 
Seriyye ve Gazalar

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın hazır bulunduğu savaşlara "Gazâ" veya "Gazve", bulunmadıklarına
ise "Seriyye" adı verilir. Gazaların sayısı 20'den fazla, seriyyelerin adedi ise
50'ye yakındır. Gazvelerin içinde en mühimleri Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber
savaşlarıdır.

Seriyyeler, keşif
kolları halinde düşmanın halini gözetlemek, ticaret kervanları üzerine giderek
gözdağı vermek gibi vazifeler yapıyor, müslüman yiğitlerin kendilerini korumak,
Allah yolunda vuruşmak için hazırlıklı olduklarını gösteriyordu. İlk seriyye bir
beyaz bayrak bağlanarak Hazreti Hamza'nın kumandanlığında gönderilmiştir. Bedir
savaşına kadar seriyyelere katılan askerler hep muhacir müminlerden meydana
gelmiştir.

Serriyelerin hiç
birinde kan dökülmek istenmemiştir. Ancak Hazreti Abdullah b. Cahş
kumandanlığında yapılan seriyyede, çok nazik bir durum ortaya çıktığı için ilk
defa Allah yolunda düşman öldürülmüş, esir ve ganimet alınmıştır. Fakat hadise
haram aylardan Receb'e rastladığı ve Peygamberimiz Aleyhisselâm kan dökme emri
vermediği için dedikodulara, üzüntülere yol açmıştır. Daha sonra gelen bir vahiy
ile seriyye askerleri afvolunmuş, kâfirlerin yaptığı düşmanlığın daha ağır ve
kötü olduğu bildirilmiştir.

 
Kıble'nin Kudüs'den Kabe'ye Çevrilmesi (M. 623- H.2)

Hicretin ikinci
senesine kadar müminler Kudüs'deki Mescid-i Aksâ'ya doğru namaz kılıyorlar,
ibadet yapıyorlardı. Bu senede ise kıble Mescid-i Aksâ'dan Mescid-i Haram'a,
Kabe'ye çevrildi. Bu husustaki vahiy geldiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselâm
Seleme Oğulları yurdundaki mescidde öğle namazını kıldırıyordu. Farzın ikinci
rekatinin rükûsunda vahyin gelmesiyle, Kudüs'den Kabe'ye doğru döndüler.
Namazlarını bu halde tamamladılar. Onun için bu mescid, "İki Kıbleli Mescid"
adını aldı.

    Yahudiler ve
Hıristiyanların da kıbleleri Kudüs olduğu için, daha önce müminlerin o tarafa
doğru ibadet etmesinden memnun oluyorlardı. Zaten onların İslâm Dinine
ısınmaları için, bir süre böyle devam etmişti. Kıblenin değişmesiyle gerek
yahudiler, gerekse kâfirler çok dedikodu ve yaygara yaptılar.

 
Bedir Savaşı

Bedir Savaşı, İslâm'ın
gelişinin 15'inci, hicretin ikinci, miladın 624'üncü yılında Medine'ye 80 millik
mesafedeki Bedir köyünde meydana geldi. Kâfirlere karşı korunmak ve Allahü
Teâlâ'nın dinini yaymak için verilen savaş izninden sonra yapılan ilk gazâ olan
Bedir'in; tarihteki yeri çok büyük ve mühimdir.

Müslümanları Medine'de
de rahat bırakmayan, tehdit mektublarıyla şehirde huzuru bozan, yakın yerlere
kadar gelerek yağmacılıkla mal emniyetini sarsan Kureyş müşrikleri harbe
hazırlanıyorlardı. Bunun için Ebû Süfyan idaresinde büyük bir ticaret kervanını
Şam'a göndermişlerdi. Elde edilecek gelir ile silahlarını ve kuvvetlerini iyice
arttırmak istiyorlardı.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm Ramazan ayı içerisinde, Kureyş kervanının halini anlamak ve
hazırlık olmak için sahabileriyle beraber Medineden çıktı. İslâm Ordusunda ilk
defa Medine'li ensâr da yer almıştı. Müslümanların bu hareketini haber alan Ebû
Süfyan, kervanının korunması için Mekke'ye haber saldı. Mekke'de koparılan
yaygara üzerine büyük bir kâfir ordusu yola çıkarıldı. Müminlerden önce gelerek
Bedir'de su başını tuttular.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm bir savaş maksadıyla çıkmamıştı. Ancak Kureyşlilerin bu kötü
niyetleri karşısında sahabileriyle görüştü. Onların fikirlerini, düşüncelerini
öğrendi. Buraya kadar sokulmuş bulunan düşmana karşı konulmasında birleşildi.
Sahabiler Fahri Kâinat Efendimize sonuna kadar bağlılıklarını
bildirdiler.

Ebû Süfyan ticaret
Kaafilesini sahilin kestirme yollarından geçirerek tehlikeli bölgeden
uzaklaştırmıştı. Kervanı kurtardığını Kureyşlilere de bildirmişti. Ancak
müslümanlarla savaşmak, onların birliğini dağıtmak için çoktan beri fırsat
arayan müşrikler geri dönmediler. Sayı ve silah üstünlüklerine güvenerek
müslümanları ortadan kaldırabileceklerini sandılar.

 
Tarafların Kuvvetleri

Kureyşliler
saldırarak, müminler ise kendilerini koruyarak savaşa başlayacakları sırada
kuvvet dengesi birbirinden hayli farklıydı. Ebû Cehil'in kumandası altındaki
kâfirler, 100 atlı, 700 develi, geri kalanı yaya olmak üzere 950 kişiydi. Çoğu
zırhlı ve ağır silahlarla donatılmıştı.

Müminler ise 3 atlı,
70 develi 313 yiğitti. Hayvanlara nöbetleşe biniyorlardı. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâmın kızı olan, zevcesi Hazreti Rukayye'nin ağır hastalığı sebebiyle
Hazreti Osman gibi bir kaç sahabîye izin verilmişti.

Bedir'de, şimdiye
kadar kan ve başka anlaşmazlıklar için çarpışan Arap kavmi, ilk defa din uğruna
savaşıyordu. Bunun içindir ki, iki tarafın askerlerinden çoğu birbirlerinin en
yakınıydı. Müslümanların sancağını Hazreti Mus'ab, kâfirlerin bayrağını kardeşi
Ebû Aziz taşıyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcalarından Hazreti Hamza
kendi yanında, diğer amcası Abbas düşman safındaydı. Yine damadlarından Hazreti
Ali yanında iken; diğeri, Hazreti Zeyneb'in kocası Ebû Âs kâfirler arasındaydı.
Hazreti Ebû Bekir'in oğullarından Hazreti Abdullah yanında, Abdurrahman ise
karşısında bulunuyordu. Diğerlerinin yakınları da bunlar gibiydi.

 
Savaş Başlıyor (M. 13 Mart 623 - H. 17 Ramazan 2)

Hazırlıklardan sonra,
iki ordu 17 Ramazan'a rastlayan Mîlâdî 13 Mart 624 Cuma günü sabahı karşı
karşıya geldi. Peygamberimiz Aleyhisselâm müminlerin orucunu bozdurdu. Gece
yağan yağmurla su ihtiyaçlarını da karşılamışlardı. Çünkü su kuyusu kâfirlerin
elinde bulunuyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm Allahü Teâlâ'ya dualarda
bulunuyor, yalvarıyor, müminlere müjdeler veriyordu. Müslümanların da
kendilerinden üç misli fazla düşman karşısında, maneviyatı artıyor, gayretleri
çoğalıyordu.

Hazreti Abdullah b.
Cahş seriyyesinde öldürülen Amr'ın kardeşi Âmir, bir ok atarak Hazreti Ömer'in
âzadlı kölesi Hazreti Mihca'yı şehîd etti. İslâm yolunda savaşta, ilk düşen
şehîd o oldu ve çarpışma da böylece başladı. İlk hücumu ve öldürmeyi kâfirler
yapmış, müminler de karşılık vermek zorunda kalmış oluyorlardı. O zamanın
âdetine göre, Kureyşliler ortaya üç kişi çıkardı. Müminlerden de Hazreti Hamza,
Hazreti Ali ve Hazreti Ubeyde karşılık verdiler ve düşman kâfirleri yere
serdiler. Artık savaş, iyice kızışmış, Kureyşliler korkunç bir saldırıya
geçmişti. Müminler iman kuvvetiyle karşı koydular ve büyük bir azimle
dayandılar. Sonunda Allahü Teâlâ'nın yardımına kavuştular.

 
Zafer Müslümanların

Savaşın sonunda
kâfirler bozguna uğramış, galib gelenler Allah ve Rasûlüne inananların olmuştu.
Aralarında Ebû Cehil gibi büyük kâfirlerin de olduğu 70 Kureyşli öldü, 70 kişi
de esir düştü. Canını kurtArapilenler de ölülerine, mallarına bakmadan kaçtı.
Müminler jse 14 şehîd verdi, bol ganimet aldı. Peygamberimiz Aleyhisselâm
esirlere hoş davranılmasını emretti. Kâfirlerin ölüsünü ise bir çukura
doldurttu. Haber Mekke'ye ulaşınca kimse inanamadı. Şehir halkı mateme büründü.
Savaşa gelmeyen ve yerine paralı asker gönderen Ebû Leheb, bir hafta sonra
kahrından öldü.

Müslümanlar büyük ve
mühim bir zafere kavuştu. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın kızı Hazreti
Rukayye'nin ölüm haberi gelmekle, sevinmeleri uzun sürmedi. Savaşta alınan
ganimetler eşit şekilde sahabîlere dağıtıldı. İzinli olanların hakkı da verildi.
Esirler ise kurtulup paraları ödettirilerek serbest bırakıldı. Kurtulma parasını
bulamayan kâfirlere ise mühim bir hak tanındı. Ensâr çocuklarından onar kişiye
okuma-yazma öğreterek kurtuldular. Bazıları ise hallerine göre karşılıksız
salıverildi. Esirler hakkındaki bu güzel davranış, çoklarının îman etmesine yol
açtı.

 
Zekât Ve Oruç Farz Kılınıyor (M. 623- H.2)

Hicretin ikinci
senesinde mühim dinî hükümlerden bir kısmı daha emrolundu. Bunlar, oruç, fıtır
sadakası, zekât, kurban, Ramazan ve Kurban bayramları namazlarıdır. Ramazan
orucu, Bedir gazasından önce Şaban ayında farz kılındı. Ayrıca fıtır sadakası da
emrolundu. Ramazan ve Kurban bayramları namazları ve bu bayram günlerindeki beş
vakit namazdan sonra tekbir getirmek vâcib oldu. Zilhicce ayında kurban kesmek
vacip zekât da, farz kılındı.

 
Kaynuka Yahudileriyle Savaş (M. 623- H.2)

Müslümanların Bedir
zaferini kazanarak kuvvetlenmesi, yahudilerin hoşuna gitmedi. Kıskançlıkları
iyice artarak huzursuzluk çıkardılar. Daha önce müminlerle yaptıkları andlaşmayı
da bozdular. Kendilerine güvendikleri ve Kureyşlilerden üstün gördükleri için
savaşa hazırlandılar. Bir yahudi kuyumcunun dükkanına gelen bir mümine kadının
hakarete uğraması ile iş alevlendi. Hakaret eden yahudi ile mümine kadını
korumaya gelen müslümanın öldürül mesiyle savaşa girilmiş oldu.

    Hemen Kalelerine
çekilen ve savaşa başlayan yahudiler, Peygamberimiz Aleyhisselâmın sulh
tekliflerini reddettiler. Bunun üzerine kale kuşatıldı. 15 gün kuşatma altında
kalan yahudilere, umdukları yardım gelmedi. Sonunda teslim olduklarını
açıkladılar. O zamanın savaş kanunlarına göre, teslim olanlar öldürülebilirdi.
Ancak münafıklardan araya girenler oldu. Peygamberimiz Aleyhisselâm fitnenin
büyümemesi için ricaları kabul etti. 700 kişilik Kaynuka Oğulları yahudileri
canlarını kurtarıp Suriye'ye sürgüne gittiler. Ele geçen ganimet askerlere
dağıtıldı. Topraklar da ihtiyaç sahibi müminlere verildi.

 
Uhud Savaşı

Kureyş kâfirleri Bedir
hezimetinden sonra, öc almak için bir yıl hazırlık yaptılar. Mekke'nin idarecisi
de Ebû Süfyan olmuştu. Medine'yi basmak, müminlerden intikamlarını almak
düşüncesiyle 3000 kişilik bir ordu hazırladılar. Orduda 700 zırhlı, 200 atlı ile
3000 deve bulunuyordu. Orduya, yakınlarının öcünün alınması için askerleri
gayretlendirmek maksadıyla bazı Kureyş kadınları da katılmıştı. Ayrıca düşük
ahlâklı kadınlar ile çalgı ve içki âlemeri ile ordunun rezilliği arttırılmıştı.
Kısaca kâfirlerin gayretini arttırmak için her türlü çare düşünülmüştü. Ebû
Süfyan'ın karısı Hind gibi kadınlar da, askerlerinin Bedir'deki gibi kaçmalarını
önlemek için orduya katılmışlardı. Katılmalarını istemeyenlere karşı da bu
fikirlerini açıkça söylüyorlardı.

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın Mekke'de bulunan amcası Abbas, Kureyşlilerin bu büyük hazırlığını
özel olarak tuttuğu bir adamla gönderdiği mektubda yeğenine bildirdi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm ve dostlarının zarar görmesini istemiyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselâm gönderdiği keşif kolları ile, bu haberin doğruluğunu
ayrıca öğrendi. Düşmanı karşılamak için hemen hazırlıkları başlattı.

 
İstişare

Peygamberimiz
Aleyhisselâm sahabîlerini topladı ve nasıl hareket edeceklerini konuşmaya
başladı. Kendisi gördüğü bir rüya üzerine şehirde kalarak düşmanı püskürtmek
fikrinde olduğunu söyledi. Sahabîlerin bir kısmı da bu düşüncede olduklarını
bildirdiler. ancak Bedir savaşma katılamayanlar, gençler ve yiğitler, düşmanla
göğüs göğüse çarpışmak için Medine dışına çıkılmasını istediler. Bu fikirlerinin
kabulü için de çok İsrarlı davrandılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm bunun üzerine
İslâm ordusu ile hazırlandı. Dışarıda savaşmak için İsrar edenler, Peygamber
Aleyhisselâmın fikrine göre hareket etmenin daha iyi olacağını anladılar. Bu
fikrin uygulanması için İsrarlarından vazgeçtiler. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâm, verilen karardan dönmesinin uygun olmadığını bildirdi.

 
Tarafların Kuvvetleri

Peygamberimiz
Aleyhisselâm 1000 kişilik bir kuvvetle Cuma namazından sonra Medine'den çıktı.
Yolda yahudilerden bir kısmı da savaşa katılmak istedi. Fakat Peygamberimiz
Aleyhisselâm kabul etmedi. Yahudilerle dost olan münafıkların reisi Abdullah b.
Übey b. Selül, bazı bahaneler göstererek 300 adamıyla birlikte İslâm Ordusundan
ayrıldı. Onların Medine'ye dönmesiyle müminler 700 kişi kaldı. Bunlardan 100'ü
zırhlı, ikisi atlı idi.

İslâm Ordusu Uhud
dağına vardığı zaman, düşman askerleri oraya yerleşmişti. Kâfirlere gözükmeden
şafak vakti dağın eteklerine varıldı. Arkaları Uhud dağına gelerek Medine'ye
karşı saf bağladılar. Düşmanın geriden saldırısını önlemek için 50 kişilik bir
okçu bölüğü, dağın sol taraftaki boğazına yerleştirildi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm okçulara, savaşın sonucu ne olursa olsun, kendilerinden habersiz
yerlerini terketmemelerini emretti.

 
Uhud Savaşı Başlıyor (M. 625 - H.4)

İslâmın 16'ncı,
hicretin 3'üncü, miladın 625'inci yılının 25 Mart'ında, 11 Şevval Cumartesi günü
Uhud gazası başlamış oldu. Mekkeli kadınların çalgıları arasında ortaya çıkan ve
çarpışmak için adam isteyen kâfir askerleri Hazreti Hamza ve Hazreti Ali'nin
kılıçları ile yere düştüler. Kureyşliler ölülerinin öcünü almak, putlarını
korumak için var güçleriyle saldırıyor, onların üçte birinden daha az müminler
ise Allah yolunda, O'nun hak dâvası uğrunda karşı koyuyorlardı. Savaş kısa
zamanda kızışmış, imanlı İslâm askerleri düşmanın merkezine kadar ilerlemişti.
Onların kılıç darbeleri altında hemen 20 kâfir ölmüş, düşen bayraklarını
kaldıracak kimse bulunamaz olmuştu.

 
Okçular Tembihe Uymuyor

Çok geçmeden Kureyş
ordusu bozulmuş, kadınlar panik içerisinde dağa kaçışmaya, bağırışmaya
başlamışlardı. Müminlerin bir kısmı kaçan düşmanı kovalamaya çalışırken, diğer
bir kısmı ise savaş zaferimizle bitti, diyerek ganimet toplamaya başlamıştı.
Ganimetler pek çok olduğundan düşmanı sonuna kadar kovalama işini bıraktılar,
ele geçen büyük bir fırsatı tam değerlendiremediler. Ayneyn adındaki boğaza
yerleştirilmiş bulunan okçular da savaşın, kendilerinin zaferiyle bittiğini
söyleyerek ganimet toplamaya koştular. Kumandanları Hazreti Abdullah b.
Cübeyr'in, hiç bir halde buradan ayrılmamakla emrolunduklarına dair gösterdiği
çabalar bir sonuç vermedi. Boğazda kumandanla beraber sekiz okçu
kalıverdi.

Kureyş
kumandanlarından Halid b. Velid, bu fırsatı çok kollamış fakat ele
geçirememişti. Okçuların dağıldığını görünce, 250 kişilik süvari birliği ile
boğaza daldı. Kalan okçuları şehîd ettikten sonra, ganimet toplamaya dalan mümin
askerleri arkadan sardı. Diğer taraftan da dağılan Kureyş askerleri toplanıp
saldırmaya başladı. Müslümanlar iki taraftan da kıskaca alınmıştı. Müminler
aralarındaki parolayı bile unutmuşlar, birbirlerine girmişlerdi. Bu şaşkınlık
içerisinde savaşı kazanmışken kaybeder hale düştüler. Dağlardan inen Kureyş
kadınları tekrar kâfirleri çalgılar ve şarkılar ile coştumaya çalışıyorlardı.
İslâm Ordusu pek sıkışık bir halde kaldı. Kendilerini toparlamaya çalıştılarsa
da, Kureyşliler üstünlüğü ele geçirmişti. Bazı sahabîler Kureyş'in amansız
saldırılarına, yer yer mukavamet gösteriyorlar ise de, umumî gidiş kâfirlerin
lehine idi.

 
Mübarek Dişi kırılıyor

Kureyş askerleri bu
fırsattan faydalanarak Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmeyi gözetliyordu.
Sahabîlerden Hazreti Mus'ab'ı, Efendimiz (A.S) sanarak şehîd etmişler ve bunu
bağırarak savaş meydanına duyurmuşlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâmın
öldürüldüğüne dair yayılan bu yanlış haber de, müslümanların moralini iyice
bozdu. Halbuki, dağın tepesinde bir avuç müslüman Peygamberimiz Aleyhisselâmın
etrafını sarmışlar, O'na bir zarar gelmemesi için canlarını veriyorlardı. Bu
arada Peygamberimizin mübarek dişi kırılmış, yanağı yarılmış, bazı yaralar
almıştı.

Ebû Süfyan,
Peygamberimiz Aleyhisselâmın bulunduğu tepenin altına gelerek oradakilere
seslendi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer'in sağ
olup olmadıklarım öğrenmek istedi. Fakat Peygamberimizin emriyle cevap
verilmedi. Ebû Süfyan'ın "Demek ki, bunların hepsi ölmüş!" demesine dayanamayan
Hazreti Ömer, "Hayır! Sorduklarının hepsi de sağ!" cevabını verdi. Ebû Süfyan:
"Savaş nöbetledir. Bugün biz Bedir'in öcünü aldık!" diye övünmek istedi. Hazreti
Ömer de "Fakat bizim ölülerimiz Cennette, sizinkiler Cehennemde!" diye
haykırdı.

Müşrikler, müminlere
karşı sağladıkları üstünlükten faydalanıp savunmasız kalan Medine'ye
giremediler. Çünkü Allahü Teâlâ'nın onlara verdiği korkuyla, müminlerden tek bir
esir bile alamadan Mekke'nin yolunu tuttular. Yolda akılları başlarına geldi ve
tekrar saldırmayı düşündüler. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm da böyle bir
tehlikeyi düşündü. Sahabîlerden bir birlik meydana getirdi. Başlarına geçerek
düşmanı takibe çıktı. Medine'den sekiz kilometrelik mesafedeki Hamrâulesed
denilen yere kadar gidildi. Üç gece hiç sönmeyen kalabalık ateş yaktırdı.
Müslümanlara kuvvet geldiğini sanan kâfirler korktular. Tekrar saldırmaya
cesaret edemeden yollarına devam ettiler. Halbuki müminlerin sayısı 75 kişilik
bir kuvvetti.

Uhud savaşı böylece üç
safha geçirmiş oldu. Müminler galib iken mağlûb,, mağlûb iken düşmanı takible
tekrar galib hale geldi. Mağlûb duruma düşmeleri, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
iki emrinde gösterdikleri gevşeklikten, galib hale gelmeleri ise tekrar O'nun
sözlerine tam yapışmakla mümkün oldu.

Uhud Savaşı'na bazı
mümin kadınlar da katılmışlar, yaralıların yarasını sarmak, askerlere su
dağıtmak gibi vazifeler yapmışlardır. Kureyşli kadınlar ise kâfirleri
eğlendirmek, kaçmalarını önlemek, öçlerini alabilmek için katılmışlardı. Bu
arada savaş meydanındaki şehîdlerin burunlarını, kulaklarını kesmek gibi
vahşîce, insanlığa sığmayan alçaklıklarda bulunmuşlardır. Uhud'da kâfirler 20
ila 30 arasında ölü verirken, müminlerden 70 kişi şehîd düştü. Bunlar arasında
Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcası Hazreti Hamza da vardı.

 
İrşad Heyetleri İhanete Uğruyor (M. 625- H.4)

Uhud savaşının sonucu,
müşrikleri, yahudileri ve onlara destek olan kabileleri şımartmıştı. Müminler
ise, gelecek tehlikelere karşı çok tedbirli davranıyorlardı. Diğer taraftan ise,
çıkarılan seriyyelerle düşmanlara karşı hazır olduklarını gösteriyorlardı. Fakat
düşmanlar başka aldatıcı yollara başvurdular. Müslümanları böyle kalleşçe
avlamak istediler. Hicretin dördüncü yılında, irşad için istenen müminler
ihanete uğradılar.

 
Raci'
Vak'ası

Medine yakınındaki
kabilelerden ikisi, Fahri Kâinat Efendimize gelerek kendilerine İslâm dinini
öğretecek kılavuzlar göndermesini istediler. Efendimiz (A.S) de Kur'ân öğretip
din bilgilerini anlatmak üzere, 10 kişilik bir irşad heyetini onlarla gönderdi.
Fakat Kaafile Raci' denen yere varınca müminler, 20 kişilik bir çete tarafından
sarıldı. İhanete uğradıklarını anlayan irşad heyeti, dağa sığınarak kendilerini
savundular. Sekizi şehîd edildi, ikisi ise canlarına zarar gelmemek üzere teslim
alındı. Fakat onlar da Mekke müşriklerine satıldı. Kureyşliler, bu iki mümini
Bedir'de ölenlere karşılık idam ettiler. Canlarının bağışlanması için
dinlerinden dönmeleri peygamberlerini kötülemeleri teklifini ise şiddetle
reddedip .şehîdlik rütbesine kavuştular.

 
Bi'ri Maune Faciası

Yine aynı sene içinde
Necid şeyhi Ebû Berâ, Peygamberimiz Aleyhisselâmdan din öğretmeleri için bir
heyet istedi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın güvenememesi üzerine, kendisine
teminat verdi. Bunun üzerine Suffa eshabından 70 kişi gönderildi. Kendilerine,
Ebû Berâ'nın yeğenine yazılan bir de mektub verildi. Ebû Berâ'nın iyi niyetine
rağmen, yeğeni başka adamlar toplayarak, mektubu bile okumadan müminlere baskın
yaptı. "Bi'r-i Mâune = Mâune Kuyusu" mahallinde irşad heyetini kılıçtan
geçirtti. İçlerinden sadece biri sağ olarak kurtuldu. Medine'ye gelerek acı
haberi ulaştırdı. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve sahabîleri çok elem içinde
kaldılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir ay müddetle, namazdan sonra bu
zalimlere beddua etti. Müminler göz yaşı dökerken, münafıklar, yahudiler bu işe
çok sevindiler. Bu hadise, Bi'r-i Mâune Faciası adıyla anılır.

 
Benî Nadir Gazası

Uhud Savaşından altı
ay sonra Benî Nadir yahudileri ile gazâ yapıldı. Medine'nin Kuba köyü
yakınlarında yaşayan Nadir Oğulları yahudileri, Kureyşlilerin tahriklerine
kapıldılar. Uhud Savaşının sonucunu İslâm aleyhine kullanmak istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselâmla yaptıkları andlaşmayı bozdular. Diyet borçlarını
ödemeleri için bazı sahabîleriyle beraber yurdlarına gelen Fahri Kâinat
Efendimize suikast yapıp kalleşçe öldürmeye bile kalkıştılar. Onların kötü
niyetini anlayarak oradan ayrılan Peygamberimiz Aleyhisselâm, ya andlaşmayı
yenilemelerini veya 10 gün içinde Medine'yi terketmelerini bildirdi.

    Yahudiler
Medine'den ayrılmaya hazırlanırken, münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selül
gizlice haber gönderdi. Kendilerinin ve diğer yahudi kabilelerinin yardım
edeceklerini vaadederek direnmelerini istedi. Nadir Oğulları bir yıllık
yiyeceklerini doldurup çok sağlam gördükleri kalelerine çekildiler. Müslümanlar
kaleyi kuşattılar. Kuşatma ve savaş 20 gün kadar sürdü. Vaadedilen yardım
gelmeyince, yahudiler aman diledi. Bunun üzerine mallarını alarak gitmelerine
izin verildi. Yahudiler düğün alayı gibi şenliklerle Medine'den ayrıldılar.
Silahları ve toprakları müminlere kaldı. Peygamberimiz Aleyhisselâm toprakları
muhacirlere ve ensârdan fakir olan iki mümine dağıttı. Yahudilerin böylece
Medine'den çıkarılması Peygamberimiz Aleyhisselâmın tesirini
arttırdı.

 
Hendek Savaşı(M. 627- H.6)

Medine'den sürülen
Kaynuka ve Nadir Oğulları Yahudileri, İslama karşı olan kinlerini arttırmışlar,
öc almak hevesine kapılmışlardı. Bunun için sığındıkları yerlerde hazırlıklar
yaptılar. Mekke'ye giderek Kureyşlilerle beraber Islama karşı anlaştılar. İslâm
düşmanlığını körüklemek için puta tapmanın Allahü Teâlâ'ya ibadet etmekten üstün
olduğu sapıklığını bile söylemekten çekinmediler. Kendileri kitap sahibi
olduklarını bilip putperestliğe karşı durdukları halde, İslâm düşmanlığı için
böyle alçaklığa düştüler.. Müslümanlarla savaş için kâfirlere büyük yardım ve
vaadde bulundular.

 
Hendek Aşılamıyor

    Ebû Süfyan
kumandasında 10 bin kişilik bir ordu hazırlayan müşrikler, hicretin altıncı
milâdın 627'nci yılında Medine üzerine yürüdüler. Peygamberimiz Aleyhisselâm
sahabileriyle görüştü. Medine'de kalarak düşmanı karşılamak kararını aldı. Üç
bin kişilik bir İslâm Ordusu hazırlandı. Ancak düşman çok kalabalık ve
hazırlıklı olduğu için başka tedbirler araştırıldı. Sahabilerden İranlı Hazreti
Selman'ın fikri üzerine, şehrin etrafına hendekler kazıldı. Bu kazı işleri çok
güç oldu. Peygamberimiz Aleyhisselâm çalışmalar sırasında büyük müjdeler verdi.
Kureyş'in topladığı ordu, Medine'ye gelince, gördükleri hendek karşısında
şaşırıp kaldı. Çünkü Arabistan'da şimdiye kadar böyle bir savaş tekniği
görülmemişti. Bu hâl onların moralini bozdu. Karargâhlarını kurup beklemeğe
başladılar. Hendeği geçemedikleri için karşılıklı ok ve taş atmalarla kuşatma 20
güne yakın sürdü. Şehirde açlık ve kıtlık müslümanları güç durumda bıraktı. Bu
arada Kaynuka ve Nadir Oğulları Yahudileri, müslümanlarla andlaşma halinde olan
Kurayza Oğulları Yahudilerini de kandırdı. Kuvvet çok büyük olduğu için,
müslümanların işi bitirilecek gözüyle bakılıyordu. Müminler bu ihanet ile iki
düşman arasında sıkışıp kaldı.

O sırada Gatafan
kabilesi büyüklerinden Nuaym, gizlice müslüman oldu. Bu nazik devrede iyi bir
hizmet yapmak istedi. Kureyşliler ve yahudiler arasındaki birliği hile ile
bozdu. Bu arada Allahü Teâlâ'nın lütfuyla çıkan bir fırtına her tarafı alt üst
etti, soğuk ve yağmur da bastırınca müşrikler barınacak yer bulamadı.. Yahudiler
ise kalelerine çekildi. Moralleri iyice bozulan Kureyş ordusu da çareyi
çekilmekte buldu. Müslümanlar en sıkışık bir halde, umulmadık şekilde kurtuluşa
erdi. Çekilen düşman askerlerinden pek çok mal ve yiyecek kaldı. Açlık ve kıtlık
da giderilmiş oldu.

"Hendek" veya bir çok
hiziplerden, kabilelerden asker toplandığı için "Ahzab Gazası" adı verilen bu
savaşta müminlerden 5 kişi şehîd düştü. Kâfirlerden ise 4 kişi öldü. Hendeğin
dar bir yerinden atlayan Arap yarımadasının çok ünlü pehlivan savaşçısı Amr b.
Abdivüdd, Hazreti Ali'nin yiğitçe ve kurnazca karşı koymasıyla can verdi.
Savaşın en sıkışık bir gününde müminler namazlarını hiç kılamamışlar, gece kazâ
etmişlerdi. Bu gazadan sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm, Kureyş'in artık
saldıramayacağını, nöbetin kendilerine geldiğini müjdeledi.

 
Kurayza Yahudilerinin Cezalandırılması
 
Hendek gazasının en
nazik devresinde ahidlerini, andlaşmalarını bozan ve vatanlarına ihanet eden
Kurayza Oğulları yahudileri kalelerine çekilmişlerdi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, müminlere silâhlarını çıkarmadan onların üzerine hareket emrini
verdi. İhanetin cezası geciktirilmeden verilmesi için ilâhî ilham gelmişti. Eğer
bu hainlik cezasız kalırsa, müslümanlar için tehlike devam edecekti.

Yahudiler,
müslümanları görünce 900 kişilik kuvvetleriyle karşı koydular. Kalenin
kuşatılması ile süren savaş, 25 gün sonra yahudilerin teslim olmasıyla bitti.
Yahudiler kendileri için verilecek karar hakkında, dostları olan Evs kabilesinin
reisi Hazreti Sa'da b. Muaz'ın hakemliğini istediler. O da yahudilerin arzusu
üzerine Musa Aleyhisselâm şeriatı ve Tevrat'a göre hüküm verdi. Yahudiler hükmün
Tevrat'a uygun olduğunu kabul ettiler. Buna göre, eli silâh tutan erkeklerden
400 kişi idam edildi, kadınlar ve çocuklar esir sayıldı, mallar ise ganimet
olarak alındı.

 
Müreysî Gazası ve Teyemmüm (M. 627- H.6)

Medine'ye 9 günlük
mesafede yerleşen Mustalık Oğulları kabilesi, müslümanlarla iyi geçiniyorlardı.
Ancak Kureyşlilerin tahriklerine kapıldılar. Medine'ye saldırmak ve
Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek sarhoşluğuna düştüler. Böylece
Kureyşlilerin yapamadığını başarmak ve müşrikler içinde itibarlı hale gelmek
istediler. Peygamberimiz Aleyhisselâm 1000 kişilik bir kuvvetle, bunların
üzerine yürüdü. Müminlerin üzerlerine geldiğini gören düşman korktu. Bir kısmı
kaçtı, bir kısmı savaştı.

Hicretin altıncı,
milâdın 627'nci yılı Aralık ayında Müreysi denilen su başındaki savaşta, düşman
kısa zamanda hezimete uğratıldı. Müminler bir şehîd verdi. Düşman ise 10 ölü ile
700 esir, binlerce hayvanlık ganimet bıraktı. Kabile reisi Haris'in kızı
Cüveyriyye de esirler arasındaydı. Babası, onun asaletinden dolayı cariye
olamayacağını ileri sürdü. Cüveyriyye ise Peygamberimiz Aleyhisselâmın yanında
kalmak istediğini bildirdi. Peygamberimizin kurtuluş parasını vermesiyle serbest
kaldı. Kendi isteği ile Peygamberimiz Aleyhisselâm ile evlendi. Sahabiler de
müminlerin validesinin yakınlarını esir tutmaktan kaçındılar, hepsini serbest
bıraktılar.

Müreysî veya Benî
Mustalık gazvesi adıyla anılan bu savaştan dönerken, müminlerin validesi Hazreti
Âişe iftiraya uğradı. Emânet olarak takındığı bir gerdanlığı düşürmüş ve onu
ararken Ka-afileden geri kalmıştı. Kendisine rastlayan bir mümin, onu devesine

alarak Kaafileye yetiştirdi. Ordudaki münafıklar bunu dillerine doladılar. İfk
(iftira) dedjkoduları ile bütün müminleri üzüntüye soktular. Ancak Hazreti
Âişe'nin iftiradan uzak ve temiz olduğuna dair âyetler indi. ^Peygamberimiz
Aleyhisselâm ve müslümanlar rahatladı. Hazreti Âişe'nin gerdanlığının aranması
sebebiyle İslâm Ordusu beklemiş ve su sıkıntısı çekilmişti. Namazlarını kılmak
için abdest alacak su bulamadılar. Sahabiler telâşa kapıldı. Hazreti Ebû Bekir,
buna yol açtığı için kızına çok kızdı. Ancak teyemmüm emri geldi, bütün müminler
sevindi. Toprakla teyemmüm edip temizlenerek namazlarını kıldılar. Böyle bir
kolaylığa sebep oldukları için Hazreti Ebû Bekir ailesini kutladılar.
Gerdanlığın kaybolmasının hikmeti de meydana çıkmış oldu.

 
Kabeyi Ziyaret İçin Yola Çıkış

Hicretin altıncı
yılının Zilkade ayında Peygamberimiz Aleyhisselâm 1500 eshabıyla Kabe'yi ziyaret
için yola çıktı. Niyetleri sadece ziyaret ve tavaf olduğundan yanlarına, yalnız
âdet üzere yolcu silâhı olan kılıç almışlardı. Bununla Kureyşlilere de savaşmak
için gelmediklerini göstermek istiyorlardı. Eğer Kureyşliler de sulh niyetiyle
gelişe anlayış gösterirse, İslâm Dini daha iyi yayılma imkânı bulacaktı. Çünkü
bazı kabileler, arzu ettikleri halde, Kureyşlilerin savaş haline bakarak
müminlere yaklaşmaktan çekiniyorlar, İslâm Dini ile
şereflenemiyorlardı.

Müslümanlar,
ihramlarına bürünmüş, kurbanlık develerini yanlarına almış oldukları halde,
Mekke'ye bir günlük mesafedeki Hudeybiye Kuyusunun adını taşıyan köye kadar
geldiler. Haber Mekke'ye ulaştığı zaman, kâfirler telâşa kapıldılar. Ne olursa
olsun müslümanları Mekke'ye sokmamaya karar verdiler. Müslümanların niyetini tam
öğrenebilmek için elçi gönderdiler. Ancak kendi elçilerinin Fahri Kâinat
Efendimize gösterilen itaat ve hürmeti anlatmasından hoşlanmadılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâm Kureyşlilere hacdan başka bir maksat için
gelmediklerini anlatabilmek için, müminlere baskın için gelen ve esir alınan
müşrikleri de serbest bıraktırdı. Gönderdiği bir keşif kolu ile de müşriklerin
durumunun ne olduğunu öğrendi.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, kendi elçilerine güvenmeyen, araya girenlerin sözlerine bakmayan
Kureyşlilere, savaş niyetinde olmadıklarını bildirmek için Hazreti Osman'ı elçi
gönderdi. Kureyşliler Mekke'de bir çok yakını olmasına rağmen, Hazreti Osman'ı
göz hapsine aldılar. Onun Kabe'yi tavaf için geldiklerine dair sözlerine aldırış
etmediler. Ancak kendisinin tavafına izin verdiler. Hazreti Osman ise,
Peygamberimiz Aleyhisselâm olmadan Kabe'yi ziyaret edemeyeceğini bildirdi.
Hazreti Osman'ın gelmemesi üzerine müminler endişeye düştü. Hatta Mekkeliler
tarafından öldürüldüğü haberi çıkarıldı. Vaziyet çok nazik bir devreye girdi.
Sahabiler Peygamberimiz Aleyhisselâmm etrafında toplandılar. Bir ağacın altında,
Peygamber elçisini öldürenlerle savaşmak, Peygamberimizin emirlerine sonuna
kadar uymak üzere biat ettiler, söz verdiler. Onun için bu ahde, Rıdvan Biati
denilir. Müminlerin sayısı ve silâhı zayıftı, fakat imânları kuvvetliydi. Onun
için bu biatin tarihteki yeri çok mühimdir.

Müslümanların bu
kararlı hazırlığı duyulunca, Kureyşliler telâşa kapıldı. Çünkü ileri gelenler,
savaşların kendileri için iyi sonuç vermediğini anlamıştı. Üstelik sulh içinde
olurlarsa, Şam ticaret yolunda serbestçe gidip gelebileceklerini düşünüyorlardı.
Hemen Hazreti Osman'ı serbest bıraktılar. Andlaşma yapmak üzere de elçiler
gönderdiler. Hazreti Osman'ın sağ olarak dönmesiyle müminler
rahatladılar.

Hudeybiye Andlaşması (M. 628-H.?)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm sulhun daha iyi ofacağını ve Mekke'de gizlice imân edenleri
düşünerek elçilerle andlaşmayı kabul etti. andlaşma görünüşte müminlerin
aleyhine gibiydi. Çünkü kâbe ziyaretinin ertesi seneye kalması, imân eden
Mekkelilerin Medine'ye alınmaması, gelirlerse geri verilmesi gibi ağır hükümler
vardı. 10 sene için imzalanan bu andlaşma, müminlere çok ağır geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendilerini Fetih Sûresi'nin gelişiyle, zaferin
yakın olduğunu müjdeledi. 13 Mart 628 yılında imzalanan andlaşma sırasında,
Hudeybiye'de 20 gün kalındıktan sonra dönüldü.

Hudeybiye'de müminlere
ağır gelen maddelerin hikmeti kısa zamanda anlaşıldı. O maddeler, kâfirlerin
kendi isteğiyle andlaşma-dan çıkarıldı. Çünkü andlaşma hükümlerince, Medine'ye
gelemeyen ve barınamayan müslümanlar Şam yolu üzerinde toplandı. 300 kişilik bir
mücahid birliği kurarak Mekke kervanları için korkulu rüya oldular. Kâfirler bu
tehlike karşısında ricalarla bu hükmü kaldırttılar. Müminlerin Medine'ye
serbestçe gelmesi, Arap kabilelerinden dileyenlerin müminlerle birlik olmasıyla
İslâmiyet iyice yayıldı ve kuvvetlendi.

 
Hayber'in Fethi (M. 628- H.7)

Müminler, Hudeybiye
andlaşmasına kadar hep Mekke'li düşmanlarla uğramışlar, Şam tarafındakilere
karşılık verememişlerdi. Halbuki Hayber'de toplanan yahudilerin zararı hayli
büyüktü. Çünkü Medine'den kovulmalarının acısını unutmamışlar, her fırsatta
İslâm aleyhinde çalışmaktan geri kalmıyorlardı. Hayber bereketli ve zengin bir
yer olduğu için maddî kuvvetleri yerindeydi. Elde ettikleri büyük gelirleri,
müminlere zarar vermek için kullanıyorlardı. Nitekim Hendek savaşı bunların
maddî destekleriyle olmuş, müşriklerle beraber hareket ederek müminlere
ihanetten çekinmemişlerdi.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm Mekke'lilerden sonra Hayber yahudileri ile de sulh yapıp İslâmın
yayılmasını istiyordu. Bunun için elçiler gönderdi. Ancak yahudiler bazı müşrik
kabilelerle de dost oldukları için sulhu kabul etmediler. Müşrik dostları ile
beraber müslümanları yeneceklerini sandılar. Bunun üzerine, İslâm aleyhinde
devamlı olarak kaynayan fitne ve fesad ocağını söndürmek için karar verildi.
2000 kişilik mücahid ordusu dört günlük mesafedeki Hayber kalelerine dayandı.
Yahudiler Peygamberimiz Aleyhisselâmm yeniden yaptığı sulh teklifini yine
reddettiler. Bunun üzerine kale kuşatıldı ve şiddetli çarpışmalar
başladı.

Yahudilere yardım
gelecek yerleri müminler kestiği için, kaledekilerin ümitleri suya düştü. 10 gün
boyunca çok çetin bir savaş oldu. Kaleler birer birer düşmeye başladı. Hazreti
Ali bu savaşta çok üstün kahramanlıklar gösterdi. Yahudilerin düşmeyen kalesi
Kamus'un kumandanı meşhur ve cesur pehlivan Mahrab'ı yere serdi. Müminlere
meydan okuyan bu korkunç kumandanın ölmesiyle yahudiler paniğe kapıldı. Hazreti
Ali Efendimiz bir keramet olarak kale kapısını koparıp kalkan olarak kullandı.
Kamus kalesini alan kumandan oldu. Böylece Hayber Fatihi unvanı
verildi.

Milâdî 628 yılının
Mayıs ayında yapılan bu savaşta yahudiler 93 ölü ile teslim oldular. Müminler
ise 15 şehîd verdiler. Hayber'in topraklarını çalıştıracak insanlara ihtiyaç
vardı. Onun için yahudiler burada yarı hisse ile çalışmak üzere bırakıldı. Ancak
onlar, Peygamberimiz Aleyhisselâmı bir yemek sırasında zehirlemeye kalkıştılar.
Yine de afvolundular.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Hayber'den dönerken Fedek yahudilerini de aynı şartlarla
topraklarında bıraktı. Vâdilkurâ mahiyesi yahudileri karşı koymak istediyse de,
burası fethedildi. Topraklarında yarı hisse ile çalışmaları kabul
edildi.

Mekkelilerle andlaşma
yapılıp Hayber yahudilerinin de zararsız hale getirilmesiyle Medine'nin iki
tarafı da açılmış oldu. Arap kabileleri birer birer gelip imân etmeye başladı.
Böylece İslâm Dini, Şam diyarından Yemen'e kadar bütün Arap yarımadasında kök
saldı. Bu gelişmelerin hepsi Hudeybiye andlaşmasından sonra olmuştu. Vaktiyle
andlaşmayı müslümanların zararına görenler, bu fetihler sonunda fikirlerinde
yanıldıklarını anladılar ve pişman oldular.

 
Hükümdarları Dine Davet (M. 628- H.7)

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bütün insanlara ve cinlere doğru yolu göstermek üzere
gönderilmişti. Arap kabilelerinin imân etmeye başlamalarından sonra, diğer
insanları da hak dine çağırdı. Hicretin yedinci milâdın 628'nci yılı Muharrem
ayında, hükümdarlara ve devlet temsilcilerine elçiler gönderdi. Kendilerini ve
emirlerinde yaşayan toplulukları İslâm Dinine çağırdı. Yazdığı mektuplarda bir
çok nasihatlar etti.

Peygamberimiz
Aleyhisselâmm elçilerinden Hazreti Amr b. Ümeyye, Habeş Hükümdarı Ashame'ye;
Hazreti Hâtıb b. Ebî Beltia, Mısır Hükümdarı Mukavkıs'a; Hazreti Dıhye b.
Halife, Bizans Kralı Herakl'e; Hazreti Süleyt b. Amr, Yemâme Meliki Hevze b.
Ali'ye; Hazreti Şücâ b. Vehb, Gassan Meliki Haris b. Ebî Şemmer'e; Hazreti
Abdullah b. Huzâfe ise, İran Şahı Husrev Perviz'e gönderildi.

Bunların içinde ilk
dört hükümdar, elçileri iyi karşıladı.

Diğer ikisi ise, çok
kızarak küstahlık gösterdi. Ancak çok geçmeden belâlara uğrayıp cezalarını
çektiler. Habeş Hükümdarının imân ettiği, Bizans Kralı'nın ise bu niyette olduğu
halde yanındakilerden çekindiği bildirilmektedir. Elçi geldiği zaman Şam'da
bulunan Herakl, Mekke tüccarlarıyla beraber Ebû Süfyan'ı kabul etmiş,
Peygamberimiz Aleyhisselâm hakkında bilgi almıştır. Duyduklarının hepsinin son
peygamberin vasıfları olduğunu söylemiştir. Mısır hükümdarı nazik bir cevapla
bir çok hediyeler ve iki cariye göndermiştir. Bunlardan birisi müminlerin
validesi Hazreti Mâriye'dir. Peygamberimiz Aleyhisselâmın mektubunu yere atıp
savaşa kalkışan Gassan Meliki'nin yurdu, kısa zaman sonra müslümanlarca
fethedildi. Mektubu yırtıp Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürtmek için valisine
emir veren İran Şahı ise, kendi oğlu tarafından öldürüldü.

 
Müminlerin Kabe Ziyareti (M. 628- H.7)

Hicretin yedinci yılı
hac mevsiminde, Peygamberimiz Aleyhisselâm 2000 kişilik mümin topluluğuyla
Kabe'yi ziyaret etti. Hudeybiye andlaşmasıyla bir sene sonraya kalan bu ziyaret
sırasında müminler sadece yolcu silâhlarını kuşandılar, andlaşma hükümlerince üç
günlük ziyaret esnasında Kureyşliler şehri boşalttılar. Müminlerin Peygamberimiz
Aleyhisselâmın etrafında birlik içerisinde Kabe'de ibadet etmelerini uzaktan
hayranlıkla seyrettiler. Medine'de zayıfladıkları suçlaması karşısında
Peygamberimiz Aleyhisselâm ile sahabileri başları dimdik halde koşarak güçlerini
gösterdiler. Kurbanlarını kestikten sonra Medine'ye döndüler.

Hicretin yedinci,
milâdın 628'nci yılında yapılan Kâbe ziyareti, büyük tesirler uyandırdı.
Müslümanların dinlerine bağlılıkları, temiz ahlâkı müşriklerin dikkatini çekti.
Nitekim Uhud'da İslâm Ordusunu boğazdan basan ve savaşın şeklini değiştiren
büyük kumandan Halid b. Velid ile, Amr b. As, Osman b. Talha gibi Kureyş'in
ileri gelenleri imân etti. Kâfirlerin kendilerini kınamaları karşısında, İslâm
Dininin üstünlüğüne tam inandıklarını, her türlü kötü inançtan kurtulduklarını
bildirdiler. Onların Medine'ye gelerek aralarına katılması, müslümanları çok
sevindirdi.

 
Mute Harbi (M. 629- H.8)

Hicretin sekizinci,
milâdın 629'ncu yılı Eylül ayında Rumlarla ilk karşılaşma olan Mute savaşı
yapıldı. Peygamberimiz Aleyhisse lamın İslama davet için gönderdiği elçisi
Hazreti Haris b. Umeyr, Gassan Meliki Şurahbil tarafından alçakça şehîd
edilmişti. Bunun üzerine 3000 kişilik bir ordu toplandı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, azadlı kölesi Hazreti Zeyd b. Hârise'yi başkumandan seçti.
Şehîdlik halinde sancağı Hazreti Cafer b. Ebî Talib, Hazreti Abdullah b. Revâha
ve bir müminin sıra ile almalarını emretti.

İslâm Ordusu Önce
Şurahbil'i imân etmeye çağıracak redederse savaşılacaktı. Fakat Bizans
Devleti'nin himayesinde olan Gassan Meliki, bunu duymuş kraldan yardım
istemişti. Böylece yardım için 100 bin kişilik çok büyük bir ordu toplandı.
Müminler Suriye tarafında Kudüs'e yakın Mute kasabasında korkunç Rum ordusunu
görünce şaşırdılar. Ancak Allah yolunda, geri dönmelerinin uygun olmadığına
karar verdiler. Bu kadar büyük düşman karşısında bir avuç sayılabilecek İslâm
mücahidleri amansız bir savaşa girdiler.

Hazreti Zeyd'in şehîd
düşmesiyle, Hazreti Cafer başkumandan oldu. 90 yerinden aldığı yaralarla 33
yaşında o da şehîdlik rütbesine kavuştu. Ondan sonra sancağı alan Hazreti
Abdullah da şehîd olunca, müminler paniğe kapıldılar. Hazreti Halid b. Velid'in
konuşmaları ve çabaları karşısında, kendisini başkumandan seçtiler. Hazreti
Halid, orduda yeni ayarlamalar yaptı. Müminlerin gayretleri karşısında sayısını
bilemeyen düşmanı şaşırttı. Kahramanca çarpışmalar yaparak elinde dokuz kılıç
kırdı. Müminlere taze kuvvet geldiğini sanan düşman bozguna uğradı. Bu fırsatı
iyi kullanan Hazreti Halid, ordusunu toparlayıp Medine'ye getirdi. Böylece 12
şehîd verildikten sonra büyük bir felâketin önü alınmış oldu.

    Peygamberimiz,
savaşta kolları kesilerek şehîd olan Hazreti Cafer'e Cennette iki kanat
takıldığını müjdeleyerek "Tayyar = Uçucu" lâkabını bildirdi. Hazreti Halid'e ise
"Seyfullah = Allah'ın Kılıcı" lâkabını verdi. O'nun kahramanlığını; askerî
dehâsını övdü.

 
Mekke'nin Fethi(M. 630- H.9)

Müminlerin Mute
savaşından başarıyla ayrılması, Arap kabilelerini sevindirdi ve İslâm Dininin
kuzeyde yayılmasına sebep oldu. Mekke'li müşrikler ise, Mute savaşının sonucunu
müminleri küçültücü buluyorlar, düşmanlıklarından geri kalmıyorlardı. Bu arada
kendi dostları olan Bekir Oğulları kabilesine gizlice yardım ettiler.
Müslümanların dostu olan Huzâa kabilesine baskın yaparak 23 kişinin
öldürülmesine yol açtılar.

Huzâa kabilesi
reisleri, Medine'ye gelerek yardım istedi. Peygamberimiz Aleyhisselâm
Kureyşlilere haber gönderdi. Ölülerin diyetlerinin ödenmesini veya Bekir
Oğullarını himayeyi bırakmalarını, yahut andlaşmaya uymalarını istedi.
Kureyşliler andlaşmayı bozduklarını söylediler. Ancak yaptıkları hatânın farkına
vardılar. Ebû Süfyan'ı Medine'ye elçi göndererek andlaşmayı yenilemek istediler.
Ebû Süfyan'ın Medine'de çalmadığı kapı kalmadı. Fakat kimseden yüz bulamadı.
Kendi kızı, Peygamberimiz Aleyhisselâmın zevcesi Hazreti Ümmü Habibe bile
babasını tersledi.

Ebû Süfyan'm eli boş
dönmesiyle Kureyşliler endişeye kapıldı. Huzâa kabilesi Medine yolunu tuttuğu
için müminlerin durumu hakkında bir haber de alamıyorlardı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm ise, 10 bin kişilik büyük bir ordu hazırladı. Ramazan ayı
içerisinde Mekke'yi putlardan temizlemek üzere yola çıktı. Kan dökülmeden
Mekke'ye girilmesi için hareket gizli tutuldu. Yolda Fahri Kâinat Efendimize
imân ederek Medine'ye gitmekte olan son muhacir, amcası Hazreti Abbas ile
karşılaştı. O da ailesini gönderip kendi orduya katıldı.

İslâm ordusu gece
binlerce ateş yaktı. Kureyşliler gördükleri bu büyük manzara karşısında dehşete
kapıldı. Ebû Süfyan olup bitenlerden bir haber alabilmek için bir tepeye çıktı.
Burada İslâm süvari karakoluna esir düştü. Hazreti Abbas kendisini Peygamberimiz
Aleyhisselâmın huzuruna getirdi. Ebû Süfyan orada İslâm dinine girdi. Burada
Mescid-i Haram'a sığınanlara, savaşmadan kendi evine kapananlara ve Ebû Süfyan'm
hanesine girenlere dokunulmaması emri ile şereflendi.

Hicretin sekizinci
yılı 20 Ramazan, milâdî 11 Ocak 630'da öğle vakti İslâm Ordusu tekbirlerle dört
koldan Mekke'ye girdi. Silâh kullanılmadıkça kan dökülmemesi emrolunmuştu.
müminler sadece birkaç direnişe karşılık verdi. Kabe'de bulunan 360 put kırılıp
atıldı. Beytullah tertemiz edildi.

Kureyşliler, hayretler
içersinde sabah taptıkları putların; öğleye kadar hepsinin yerle bir oluşunu
seyrediyorlar, Hazreti Bilâl'in Kâbe üzerinde öğle ezanını okuyuşunu ve binlerce
ağızdan tekbirlerle Allahü Teâlâ'ya yapılan şükür ve hamd nidalarını
dinliyorlardı. Böylece yıllarca taptıkları putların faydasızlığını anlamakla
lanetler okuyorlar, islâm ile şereflenmeye koşuyorlardı.

Müminler Kabe'de
topluca namazlarını kıldılar. Peygamberimiz Aleyhisselâmın birlik ve eşitlik
hakkındaki hutbesini dinlediler. Efendimiz (A.S), İslama çok zararı dokunan
birkaç kişi dışında, bütün Mekke'lilere afv ilân ediyordu. O'nun bu cömertliği
karşısında Mekke halkı şimdiye kadar yaptıklarından ar duydular. Akın Akın
müslüman olarak erkekli, kadınlı Fahri Kâinat Efendimize biat
ettiler.

 
Huneyn Gazası (M. 630- H.8)

Mekke'nin fethiyle
Kureyş meselesi çözülmüş, onların tesirinde kalan Arap kabileleri de islâmı
kabul etmeye gelmişlerdi. Ancak Arapların en büyük kabilesi olan Hevazin
kabilesi, İslâmın üstünlüğünü istemiyorlardı. Müslümanların zafer rahatlığı
içinde olduğu bir sırada 20 bin asker topladılar. Müslümanları hazırlıksız
yakalamak istediler. Bunu duyan Peygamberimiz Aleyhisselâm Mekke'de bir vekil
bırakarak 12 bin kişilik ordusu ile Hevazin üzerine yürüdü. Orduya bazı yeni
müminler de katıldı.

Hevazin ordusu, bir
boğazda ani baskın yaptıkları İslâm ordusunu sıkıştırdı. Bu beklenmedik saldırı
müminleri şaşırttı. Mekke'nin fethi gibi büyük bir zaferin verdiği rahatlık da
onları aldattı, işi gevşek tutmalarına sebep oldu. Hazreti Halid b. Velid'in
kumandasındaki birliğin bozulması da, morallerini iyice bozdu. Bu şaşkınlıkla
gelen bozgun karşısında İslâm Ordusu dağılmaya başladı. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâm sahabilerine seslenerek etrafında toplanmalarını istedi. Düşmanın
üzerine hücum edip askerin moralini düzeltti. Savaşta da en üstün kendisinin
olduğunu gösterdi. Bozulan İslâm askerleri yeni bir hamleyle düşmanı hezimete
uğrattı. Hevazin Ordusu bütün varlığını savaş meydanında bırakarak kaçtı.
Müslümanların kovalaması ile iyice perişan oldular.

Hevazin kabilesi,
savaşta kaçmayı önlemek için kadın, çocuk, mal, servet neleri varsa yanlarında
getirmişti. İslâmın zaferi karşısında bunlar da fayda etmedi. Müminlerin 4
şehîdine karşılık 70 ölü, 6 bin esir, 24 bin deve, 40 bin koyun ve 4 bin okka
gümüş ganimet bırakarak kaçtılar. Esirler arasında Peygamberimiz Aleyhisselâmın
süt kız kardeşi Şeymâ da vardı. Efendimiz (A.S) kendisine hürmet ve ikramda
bulundu. Bir çok mal vererek memleketine gitmek üzere serbest
bıraktı.

Bu durumdan ümitlenen
Hevazin kabilesi ileri gelenleri de ricada bulundular. Böylece 6 bin esir
serbest bırakıldı. Eşine rastlanmayan bir fazilet örneği gösterildi.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın, cömertliği dillere destan olan Hâtemi Tâî'nin
kızını da hediyeler vererek serbest bırakması, üstün ahlâkından bir örnek,
iyiliklere gösterilen karşılığa bir delildir.

Mekke'nin fethinden 16
gün sonra, milâdî 27 Ocak 630 tarihinde yapılan bu gazâ, Hevazin kabilesi ile
Huneyn Vadisinde yapılmış, bu iki isimle anılmıştır. Peygamberimiz Aleyhisselâm
savaştan sonra Mekke'ye döndü. Vekil bıraktığı 20 yaşındaki Hazreti Attab'ı,
idaresinin iyi olmasından dolayı Mekke Valisi yaptı. Kabe'yi tavaftan sonra
Mekke'den ayrıldı.

 
Taif Kuşatması, Evtas Savaşı (M. 630- H.8)

Huneyn'den kaçan
Hevazin askerlerinden bir kısmı Taif kalesine, bir kısmı da Evtas'a kaçmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm Evtas'a bir birlik gönderdi. Kendisi de Taife hareket
etti. müminler Evtas'tan zafer ve ganimetlerle döndü. Taif kalesi sağlam, halkı
ise savaşa kararlıydı. 15 günlük kuşatma sırasında mancınık ve Debbâde" denilen
ağaç tanklar gibi ağır âletler kullanıldı. Fakat müminler bir sonuç alamadı.
Kaledekiler ise yiyeceklerini depo etmişler, sonuna kadar direnmeye
niyetliydiler.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, kalenin alınması için çok kan döküleceğini anladı. Atılan oklarla
12 mümin de şehîd olmuştu. Sahabileriyle ne yapacaklarını konuştu. Her tarafı
müslümanlar ve dostlarıyla sarılı Taif'lilerden bir zarar gelmeyeceği fikri
kabul edildi. Müslümanlar kuşatmayı bırakıp çekildiler. Taif'liler ise, bir sene
sonra kendiliklerinden gelip müslüman oldular. Taife sığınan Hevazin kabilesi
reisi Malik ise, İslâm olmayı kabul ettiği için çoluk çocuğu serbest
bırakıldı.

 
Kabileler Topluca İman Ediyorlar

Mekke'nin fethinden
sonra Arap kabilelerinden henüz imân etmemiş olanlar da İslama geldi. Yeni
müminlere dinleri öğretmek için âlimler gönderildi. Bahreyn, Gassan ve Yemen
Hükümdarları gönderilen elçilerle müslüman oldu. Müslüman olan hükümdarlardan
Maan Emiri Ferve ise, bağlı olduğu Bizanslılar tarafından öldürüldü. Yeni İslâm
ülkelerine, şehirlerine valiler tâyin edildi. Eski dinlerinde kalmaya devam eden
Hıristiyan, yahudi ve mecusî toplulukları vergiye bağlandı. Özetle İslâm Dini
Arapistan yarımadasında hükmünü uygulamaya ve kök salmaya başladı.

 
Tebük Gazası (M. 630-H.8)

İslâm Dininin her
tarafa yayılmaya başlaması Bizans Devletinin huzurunu kaçırdı. İranlılara
üstünlük sağladıktan sonra, müslümanların da ilerlemesini durdurmak istediler.
Bu sebeple 40 bin kişilik bir ordu hazırladılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm, bu
haberi alınca asker toplanması için emir verdi. Hicretin 9'uncu milâdın 630'uncu
yılının, sıcak aylarında 30 bin kişilik bir ordu hazırlandı.

O sırada kıtlık hüküm
sürdüğü için, müminler orduyu donatmak için yarışa girdiler. Münafıklar ise,
sıcak ve iş zamanını, yolun uzunluğunu, düşmanın büyüklüğünü ileri sürüp
bozgunculuk yapmaya çalıştılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm ordusuyla
Medine ile Şam arasında Tebük denilen yere kadar geldi. Ancak karşılarına
düşmanın çıkmadığını gördü. Çünkü İslâm ordusunun büyüklüğü, her tarafa dehşet
"salmıştı. Bizans Devleti ise iç çekişmelerle uğraşıyordu. Bu sebeple müminlerle
savaşmaktan kaçınmışlardı.

İslâm Ordusu Tebük'te
20 gün kaldıktan sonra döndü. Peygamberimiz Aleyhisselâm Şam'a girme teklifini
kabul etmedi. Çünkü orada vebâ salgını vardı ve bu tehlikenin üzerine gitmekten
sakındı. Düşman sindirildiği için, kuzeyden gelecek büyük tehlike de atlatılmış,
istenen sonuç elde edilmişti. Bu arada civardaki bazı hükümetler ve kabileler
ile ahid yapıldı, vergiye bağlanarak dostluk kuruldu.

 
Münafıkların Fesadı ve Mescid-i Dırar

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Ramazan ayında Tebük'ten Medine'ye döndü. Büyük bir sevinçle
karşılandı. İslâm Ordusunun Bizans Devletine karşı koyması, her tarafta geniş
yankılar uyandırdı.

Münafıklar ise,
Hıristiyan ve yahudilerle işbirliği yaparak İslâmı baltalamak çabalarını
sürdürüyordu. Müminleri, türlü bahanelerle Tebük seferinden alıkoymak
istemişler, bozgunculuk yapmışlardı. Kendileri dışındaki İslâm düşmanlarının
yardımı ve teşviki ile bir mescid yapmışlardı. Kuba Mescidi yakınında yapılan ve
buradaki cemaati bölmek istedikleri mescid, sadece adıyla ibadet yerini
andırıyordu. Aslında ise, müminlere karşı dış düşmanlarla yapılacak bir savaş
için hazırlanmış, içi silâh deposu haline getirilmişti. Münafıklar Tebük
Savaşına giderken, Peygamberimiz Aleyhisselâmı mescidlerinde namaz kılmaya davet
etmişler, söz de almışlardı.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm Tebük'ten dönünce, buraya uğramak istedi. Ancak ilâhî vahiy ile
işin hakikati bildirildi.

Çünkü Peygamberimize
suikast yapmayı bile düşünüyorlardı. Bunun üzerine Efendimiz mescidin yıkılması
için emir verdi. Yerle bir edilerek, gizli emelleri ortaya çıkarılan bu yere,
"Mescid-i Dırar = Zarar Mescidi" adı verildi. İki ay sonra münafıkların reisi
Abdullah b. Ubey b. Selül ölünce, adamları da dağıldı. Böylece İslâm, dışarda
Bizans, içerde ise münafıklar gibi iki tehlikeyi atlatmış oldu.

 
Veda Haccı ve Hutbesi (M. 632- H.1O)

Hicretin dokuzuncu
yılında Hazreti Ebû Bekir, Hac Emîri seçilmiş ve 300 müminle Hac ibadetini
yerine getirmişti. Hazreti Ali ile beraber kâfirlerin artık Kabe'yi ziyaret
edemeyeceklerini bildirmişlerdi. Bunun üzerine müslüman olmayan kabileler de
imân ile şereflendiler. İslâm Dini Arap yarımadasında girmedik yer
bırakmadı.

Bir sene sonra,
hicretin 11. milâdın 632'nci yılında, Peygamberimiz Aleyhisselâm 40 bin kişilik
bir topluluk ile haccetmek üzere Mekke'ye gitti. O'nun gelişini duyan müminler
Zilkade ayında Mekke'de toplandı. Böylece Peygamberimiz Aleyhisselâm hac
sırasında 124 bin kişilik bir İslâm topluluğuna hutbe okudu. İslâm Dininin
tamamlandığına işaret ederek, insanlığı maddî ve manevî huzura, kurtuluşa
kavuşturacak şeriat hükümlerini, sonsuz nimetleri bildirdi, nasihatlar
etti.

Büyük peygamber,
Efendimiz Aleyhisselâm devesinin üzerinde idi. Devesinin yularından Amr b.
Harice tutuyordu. Devenin ağzından çıkan köpükler, Amr b. Haricenin başına
dökülüyordu. Efendimizin sözlerini tekrar edecek olan da gür sesiyle meşhur,
Rebia b. Ümeyye b. Halefti. Ve Resülüllah Efendimiz sözlerine şöyle
başladı:

Cenabı Hakka Hamdü
sena ederiz. Ona döneriz. Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü amellerimizden
Allaha sığınırız. Allanın hidayet ettiğini kimse yoldan çıkaramaz. Allanın
şaşırttığnı da kimse doğru yola getiremez. Şehadet ederim ki Allahtan başka ilah
yoktur. Birdir, eşi ve ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu
ve peygamberidir. Ey Allanın kulları! Allahtan korkmanızı ve O'na itaat etmenizi
vasiyet ederim.

Ey insanlar! Sözlerimi
dikkatle dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada, ebedi
olarak bir daha birleşemiyeceğim.

Sonra da Peygamberimiz
Aleyhisselâm Rebia b. Ümeyye'ye size:

"Ey insanlar! bu hangi
beldedir, diye soruyor de. Buyurdu. Rebia b. Ümeyye de bunu bağırarak onlara
duyurdu.

Onlar da haram ve
dokunulmaz olan beldedir, diyorlardı.

Peygamberimiz, "Söyle
onlara Allah sizlere kanlarınızı ve mallarınızı rabbinize kavuşuncaya kadar bu
beldeniz gibi haram ve dokunulmaz kılmıştır. Sizler muhakkak rabbinize
kavuşacaksınız. Amellerinizden işlediklerinizden sorguya çekileceksiniz"
buyurdu.

-Tebliği ettim mi?
diye sordu. Sonra elini semaya kaldırdı. Ey Allahım bunlara tebliğde bulunduğuma
şahit ol dedi.

"Kimin yanında emanet
varsa, onu hemen sahibine teslim etsin. İyi biliniz ki üç şey müslümanların
kalblerine kin ve kıskançlık sokmaz.

1- Allaha ihlaslı
olarak amel etmek.

2- Emir sahiplerine
nasihatte bulunmak.

3- Müslümanların
cemaatına İtikat ve salih amelde tabi olmak(ki onlar dua ederlerse dualarının
kabul ve arkalarındakilerine de şamildir.). İyi biliniz ki cahiliyet devrine ait
her şey ayaklarımın altına konulmuş, hükümsüz sayılmıştır. Kaldırdığım ilk kan
davası da bize ait, kan davalarından İbni Rebia'nın kan davasıdır. Cahiliyet
devrinde olan, bütün faizler de kaldırılmış, hükümsüz sayılmıştır. Kaldırdığım
ilk faiz, Amcam Abbas'ın faiz alacağıdır, onun da tümü kaldırılmıştır. Fakat ana
paralarınız size aittir, sizin hakkınızdır. Ne. bundan fazlasını isteyip
borçlulara zulmediniz, ne de hakkınızdan aşağı alıp, mazlum duruma düşünüz.
Allah faiz yoktur diye hükmetmiştir.

Şimdi ey insanlar!
Şeytan Muhakkak ki şu toprağınızda kendisine tapınmaktan temelli olarak ümidini
kesmiştir. Fakat siz bunun dışındaki ufak tefek işlerinizde, Şeytana itaat
edecek olursanız, bu onu hoşlandıracaktır. Dininiz üzerinde ondan
sakınınız.

....................

Ey İnsanlar! Kadınlar
hakkında Allahtan korkunuz. Çünkü siz onları ancak Allanın emaneti olarak
aldınız. Ve kendileri ile evlenmeyi de Allanın kelimesi (Dini Nikâhla) helal
edindiniz.

Ey insanlar şüphe yok
ki sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır, onların da sizlerin üzerinde
hakkı vardır. Sizin onların üzerinde hakkınız döşeğinize sizden başka hiç
kimseyi ayak bastırmamaları, fuhuş irtikab etmemeleri, istemediğiniz kimseyi
izniniz olmadıkça evlerinize sokmamalarıdır. Eğer onlar bunun aksini yaparlarsa,
Allah size onları yatakta yalnız bırakmanıza izin vermiştir. Kendilerini fazla
incitmeyecek şekilde dövebilirsiniz de .. Eğer uysallık ederler size boyun
eğerlerse onların üzerinizdeki hakkı maruf veçhile yani memleket adet ve
geleneğine göre kendilerinin bütün yiyecek ve giyeceklerini sağlamaktır.
Kadınlar hakkında hayırlı olmanızı tavsiye ederim.

Çünkü onlar yanınızda
zayıftırlar. Emanettirler. Kendileri için bir şeye malik
değildirler.

Ey insanlar! size
tebliğ etmiş olduğum sözlerimi aklnızda iyice tutunuz. Ben size öyle bir şey
bıraktım ki Ona sımsıkı sarılırsanız hiçbir zaman sapmazsım. O Allanın
kitabıdır. Allanın Peygamberinin sünnetidir. Ehli beytimdir.

Ey insanlar sözümü iyi
dinleyiniz ve aklınızda iyice tutunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ve
böylece bütün müslümanlar kardeştirler. Kişiye kardeşinin malı, kendisi onu
gönlünden kopararak vermedikçe helal olmaz. Kendinize zulüm ve yazık
etmeyiniz.

-Allah Aşkına tebliğ
ettim mi? diye sordu. Müslümanlar da Allah için evet dediler.

Peygamberimiz,

-Ey Allahım şahit ol,
diyerek Allahı şahit tuttu.

Sakın benden sonra
kâfircesine cahiliyet hallerine dönmeyiniz. Ve birbirinizin boynunu
vurmayınız.

Ey insanlar rabbınız
bir, babanız birdir. Hepiniz Ademin soyundansınız. Adem de topraktandır. Allah
katında sizin en şerefliniz en muttekı olanınız, Allanın emirlerini en çok
yerine getiren, yasaklarından da sakınanınızdır. Arabın Araptan olmayana
üstünlüğü ancak takva iledir, buyurdu.

Ve

-Tebliğ ettim mi ?diye
sordu.

-Evet, dediler. Sizden
burada bulunanlar bunları bulunmayanlara da tebliğ edip ulaştırsın.

-Ey insanlar! Size
azası kesik bir köle bile emir tayin edilecek olsa sizi Allanın kitabı ile idare
ettiği zaman onu dinleyiniz ve itaat ediniz, buyurdu.

Sonra müslümanlara
sordu:

-Benim hakkımda ne
diyeceksiniz bakayım? . Müslümanlar:

-Allah tarafından
getirdiklerini bize tebliğ ettin, peygamberlik vazifeni yerine getirdin, bize
nasihat ettin diye şehadette bulunacağız dediler. Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz, Şehadet parmağını havaya kaldırıp halka işaret ederek"

-"Allahım şahit ol,
Allahım şahit ol, Allahım şahit ol!"

Vesselamü Aleyküm ve
rahmetüllahi ve berakâtühü buyurarak hutbesini sona erdirdi.

Peygamberimiz
Aleyhisselâm bundan sonra haccetmediği için, bu haccı ve hutbesi "Vedâ Hacı" ve
"Vedâ Hutbesi" olarak anıldı. Bu hac emri sırasında 63 deve kurbanı kendisi
kesti. Kalanlarını Hazreti Ali keserek 100'e tamamladı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, her sene için bir kurban keserek ömrünün 63 senede sona ereceğine,
İslâm Nurunun tamamlanmasıyla, dünyadan ayrılacağına işaret etti. Kabe'de 10 gün
kaldıktan sonra Medine'ye döndü.

 
Son Peygamber Ordusu

Peygamberimiz
Aleyhisselâm hicretin 11'inci yılı Safer ayında, Şam yolunu açmak için bir ordu
hazırlattı. Mute savaşında şehîd düşen kumandan Hazreti Zeyd b. Harise'nin oğlu
Hazreti Usame b. Zeyd'i 20 yaşında ordunun başına geçirdi. Bir çok ileri gelen
sahabiler de bu genç kumandanın emrindeydi. Peygamberimiz Aleyhisselâm ordusunu
uğurladıktan sonra saadetli hanesine döndü.

 
Hastalanıyor

    Peygamberimiz
Aleyhisselâm 23 senelik vazifesinin sona erdiğini ve yakında dünyadan
ayrılacağını anlamıştı. Uhud şehîdlerini ziyaret ederek sekiz yıl sonra cenaze
namazlarını kıldı. Meşhur Baki' mezarlığına giderek orada yatan müminleri de
ziyaret etti. Yakında kendisinin de o âleme göçeceğini bildirdi. Nitekim
Rebiulevvel ayına bir gün kala hastalandı. Sahabilerine bir hutbe okuyarak
Arapistan'ın putperestlerden temizlenmesini, gelen elçilere iyi davranılmasını
emretti, son nasihatlarını yaptı. Yanında bulunan zevcelerinin hissesini ayırdı,
kalanını sadaka olarak dağıttı. Peygamberimizin hastalığını duyan islâm Ordusu
geri döndü.

 
Ve Dünyadan Ayrılıyor(M. 632 - H. 12
Rebiul Evvel 11)

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın hastalığı sıtma idi. Soğuk su ile rahatlamaya çalışıyordu. Son üç
günde hastalığı iyice ağırlaştı. Hazreti Ebû Bekir'i imamlık yapmak üzere vekil
seçti. Nihayet 13 gün süren hastalıktan sonra hicretin 11 nci yılı Rebiulevvel
ayının 12 nci Pazartesi gecesi milâdî 632 yılında 63 yaşında mübarek ruhları
uçup en yüce makama gitti.

Sahabiler bu acı
hakikat karşısında şaşırıp kaldılar. Diller tutuldu, kalbler dondu, feryadlar
göklere yükseldi. Hazreti Ömer gibi sahabiler bile inanmak istemedi. Bu
fırsattan faydalanmak isteyen bazı kimseler dinden çıkarak yalancı peygamberlik
hevesine kapıldı. Ancak Hazreti Ebû Bekir'in soğukkanlı davranışı ve hâkim olucu
sözleri karşısında herkes kendine gelebildi.

Çünkü o büyük dost
Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ın getirdiği Kur'an, ve Şeriatının rehberlik
vazifesine devam ettiğini bildiriyor, bu büyük hakikati
hatırlatıyordu.

Kendilerini toparlayan
müminler önce Hazreti Ebû Bekir'i Halife seçip emrine girdiler. Sonra da Fahri
Kâinat Efendimize karşı son vazifelerini yaptılar. Erkekler, kadınlar ve
çocuklar sırayla namazını kıldılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm, dünyaya
gözlerini yumduğu, Hazreti Aişe'nin saadetli hanesine defnedildi. Şimdi Ravza-ı
Mutahhara denilen makamı meydana geldi.

 
Peygamberimizin Yüksek
Ahlâkı

Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bütün yaratılmışların en şereflisi ve şânı en yüce olanıdır.
İnsanlara güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildiğini söylemiştir. Her güzel
işte, örnek O'dur, ölçü O'dur. Merhamet ve şefkati, cömertlik ve keremi, akıl ve
zekâsı, güzellik ve yaratılışı, iyilik ve ihsanı, doğruluk ve adaleti, sabır ve
kanaati, temizlik ve iffeti, yiğitlik ve kuvveti, hâsılı her üstünlük ve
fazileti başkaları ile ölçülmesi mümkün olmayacak derecede
yüksektir.

Küçükleri sevip
okşamak, hastaları arayıp sormak, hareketlerinde ölçülü olmak, herkese tatlı söz
ve güler yüz göstermek, fakirlere ve düşkünlere yardımcı olmak, işi her zaman
ehline vermek, aşırılığa ve gösterişe yüz vermemek, herkesin hakkını gözetmek
gibi akla gelen her olgun ahlâk, O'nun sünnetidir.

Koca Arap yarımadası
emri altında iken bir kuru ekmek parçasıyla karnını doyuracak, hattâ açlığını
gidermek için karnına taş bağlayacak derecede sabır, kendisini öldürmek için
saldıran ve yaralayarak en ağır eziyeti yapanların, sadece doğru yola
gelmelerini isteyecek kadar merhamet sahibiydi. Huzurunda titreyen bir
ziyaretçiye: "Korkma arkadaş! Ben, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının
oğluyum!" buyuran bir geniş gönül taşıyordu. Kısacası, her güzel ahlâk, O'nda
ayrı bir güzellik kazanmıştı.

 
Zevceleri

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın çok evlenmenin yasaklanmasından önce, bir çok hikmetler ye
çeşitli sebeplerle nikâhına aldığı validelerimizin sayısı 12'dir. İlk zevcesi
Hazreti Hatice ile Hazreti Zeyneb binti Huzeyme, kendi sağlığında vefat
etmişler, diğerleri ise sonraya kalmışlardır. Zevcelerinden Hazreti Ebû Bekir'in
kızı Hazreti âişe ve Hazreti Ömer'in kızı Hazreti Hafsa'yı bu en yakın iki
dostuyla bağlılığını artırmak için nikahlamıştır. Bu maksatla, kendi kızlarını
da üçüncü ve dördüncü derecedeki yakın dostu Hazreti Osman ve Hazreti Ali'ye
vermiştir.

Ebû Süfyan'ın kızı
Hazreti Ümmü Habibe, kocasının Habeşistan'da Hıristiyanlığa dönmesiyle himayesiz
kalmıştı. Babası imân etmediği için onun yanına da gelemiyor, asaletli olduğu
için herkesle evlenemiyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm dininde sebat eden bu
mümineyi Habeş Hükümdarını vekil tâyin ederek nikahladı. Medine'ye getirterek
himayesi altına aldı.

Hazreti Zeyneb binti
Huzeyme, Hazreti Ümmü Seleme ve Hazreti Şevde de Hazreti Hafsa gibi kocaları
Allah yolunda savaşırken şehîd düşmüşlerdi. Kimsesiz kalan ve korunmaya muhtaç
olan bu kadınları Peygamberimiz Aleyhisselâm nikâhına aldı. Hazreti Zeyneb binti
Cahş ise akrabası olup kocası ile geçinemediğinden ayrılmıştı. Efendimiz (A.S)
akrabasının ricaları üzerine, onu nikâhına aldı.

Hazreti Cüveyriyye,
Hazreti Mâriye, Hazreti Safiyye ve Hazreti Meymune validelerimiz ise, siyasî
sebeplerden dolayı Peygamberimizin nikâhına girmişlerdir. 53 yaşına kadar dul
bir kadın olan Hazreti Hatice ile yaşayan Peygamberimiz Aleyhisselâm bir çok
hikmet ve sebeplerle, ömrünün son 10 yılında çok kadınla evlenmiştir. Bu
validelerimiz de o hazretten öğrendikleri ile İslama büyük hizmetlerde
bulunmuşlardır.

Evlâdı
(Çocukları)

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi evlâdı dünyaya gelmiştir.
İlk oğlu Hazreti Kaasım olduğu için, Efendimiz (A.S) "Ebu'l-Kaasım = Kaasımın
Babası" lakabıyla anılmıştır. Diğer oğulları da Hazreti Abdullah ve Hazreti
İbrahim'dir. Kızları Hazreti Zeyneb, Hazreti Rukayye, Hazreti Ümmü Külsûm ve
Hazreti Fâtıma'dır. Yalnız Hazreti ibrahim, Hazreti Mâriye'den doğmuş,
diğerlerinin hepsi Hazreti Hatice'den olmuştur.

Oğulları bebek
halinde, kızları ise evlilik hayatı sürerken Peygamberimiz Aleyhisselâm'dan önce
vefat etmişlerdir. Yalnız Hazreti Fâtıma, babasından altı ay sonra 24 yaşında
dünyadan ayrılmıştır. Hazreti Rukayye ile Hazreti Ümmü Külsûm, sırasıyla Hazreti
Osman b. Affan ile evlenmişlerdir. Bu sebeple Hazreti Osman'a "Zinnûreyn = İki
Nur Sahibi" lâkabı verilmiştir. Hazreti Zeyneb, Hazreti Ebû As b. Rebî ile,
Hazreti Fâtıma da Hazreti Ali ile evlenmişlerdir.

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın soyu, kızı Hazreti Fâtıma'nın oğulları Hazreti Hasan ve Hazreti
Hüseyin neslinden devam etmiştir. Diğer kızlarından olan torunları yaşamamıştır.
Hazreti Fâtıma'nın, Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin'den başka Muhsin,
Ümmükülsûm ve Zeyneb adında bir oğlu ve iki kızı daha vardır.

 
HALİFELERİ
Birinci
Halifesi
Hazreti Ebû
Bekir

Peygamberimiz
Aleyhisselâmdan sonra Müslümanların din ve dünya işlerini idare edenlere
"Halîfe" ve "Emîr" denilir. İslâmın ilk halifesi, Hazreti Ebû Bekir olup soyu
yedinci göbekte Peygamberimiz Aleyhisselâm ile birleşir.

Hazreti Ebû Bekir,
erkeklerden ilk iman eden, malının tamamına yakın kısmını Allah yolunda
harcayan, Hazreti Bilâl gibi işkence gören Müslümanları kâfirlerin elinden satın
alarak kurtaran, Peygamberimiz Aleyhisselâmın hicret arkadaşı ve kızı Hazreti
Âişe ile evlenmesinden dolayı da kayınpederi olan en büyük dostudur.

Hazreti Ebû Bekir, iki
sene üç ay süren halifeliği sırasında: Yemen, Necid ve Yemâme gibi yerlerde
çıkan yalancı peygamberleri ortadan kaldırmış, dinden dönenleri, İslâmın
emirlerinde gevşeklik gösterenleri yola getirmiş, Kur'an-ı Kerîm'in âyet ve
sûrelerini bir araya toplatmıştır.

O'nun zamanında
Hazreti Halid b. Velid'in emrindeki İslâm Orduları, Bizans ve İran Devletleri
ile bir çok savaşlar yapmış ve her defasında yenerek geniş toprakları fethetmiş,
Müslümanlığı yaymıştır.

Hazreti Ebû Bekir
hicretin 13'üncü senesinde 63 yaşında irtihal etmiş, yerine Hazreti Ömer'i
seçmiştir.

 
İkinci Halifesi
Hazreti
Ömer

Hazreti Ebû Bekir'den
sonra İslâmın ikinci halifesi olan Hazreti Ömer'in soyu, sekizinci göbekte
Peygamberimiz Aleyhisselâm ile birleşir. Kızı Hazreti Hafsa ile evlenmesi
sebebiyle Peygamberimiz Aleyhisselâmın kayınpederi olmuştur.

O'nun imana
gelmesiyle, Müslümanlar ve kâfirlerin tarafı açıkça ayrılıp belli olduğu için
Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisine bu mânâyı dile getiren "Faruk" lâkabını
vermiştir.

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın ikinci, Hazreti Ebû Bekir'in de birinci veziri makamında, İslâm
Dinine büyük hizmetlerde bulunan Hazreti Ömer'in adaleti bütün dünyaca
meşhurdur. Adaleti sevdiği için, hatır ve gönüle bakmamış, dünya malına aldırış
etmemiş, kanaat içerisinde çok sâde bir mümin olarak yaşamıştır.

Hazreti Ömer'in
halifeliği sırasında Bizans ve İran Devletleri ile yapılan bir çok savaşlar
kazanılmıştır. Bunun sonucu olarak da İran Devleti tamamen ortadan silinmiş,
Bizanslılar ise Mısır ve Kudüs'den Erzurum'a kadar topraklarının çoğunu
Müslümanlara bırakıp kendi kabuğuna çekilmiştir. Böylece islâm Orduları
Afrika'da Tunus'dan, Asya'da Kafkas Dağları ve Çin'e kadar olan yerleri
fethetmişler, hazine paralarla dolup taşmıştır.

Peygamberimiz
Aleyhisselâmın hicreti, 17'nci yılında, Hazreti Ömer zamanında tarih başı olarak
kabul edilmiştir. Müminlerin emiri, 10 yıl altı ay idareden sonra hicretin
23'üncü senesinde, 63 yaşında olduğu halde, Ebû Lü'lü adında bir Hıristiyan köle
tarafından şehid edilmiştir.

 
Üçüncü Halifesi
Hazreti
Osman

Hazreti Ömer'den sonra
üçüncü halife seçilen Hazreti Osman, ilk Müslümanlardan olup Peygamberimiz
Aleyhisselâmın soyu ile beşinci göbekte birleşir. Çok edeb ve hayâ sahibi,
yumuşak huylu bir zât idi. Zengin olduğu için malının tamamına yakın kısmını
Allah yolunda harcamış, büyük yardımlarda bulunmuştur. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın iki kızı ile evlenerek damadı olmak şerefini elde
etmiştir.

Hazreti Osman'ın
halifeliği 12 seneden 12 gün noksandır. Kur'an-ı Kerîm'in sûrelerini sırasına
göre düzenlettirmiş, bugünkü haline getirterek nüshalarını çoğalttırmış ve her
tarafa dağıttırmıştır.

Hazreti Osman devrinde
Afrika'nın kuzey kısımları, Kıbrıs adası, Anadolu'nun içleri, Türkistan ve daha
nice yerler, İslâm Ordularının eline geçti. İslâmın sınırları çok
genişledi.

Hazreti Osman'ın son
zamanlarında bazı iç karışıklıklar çıktı. Bunun sonucu olarak da hicretin
35'inci yılında, 80 yaşını geçtiği halde şehîd edildi.

 
Dördüncü
Halifesi
Hazreti
Ali

Hazreti Osman'dan
sonra İslâmın dördüncü halifesi seçilen Hazreti Ali, amcası Ebû Talib'in
oğludur. 10 yaşında iken İslâmı kabul etmiş, kızı Hazreti Fâtıma ile
evlendirmekle damadı olmuştur. Hazreti Ali'nin yiğitliği çok
meşhurdur.

Hazreti Ali halife
seçildikten sonra, bazı Müslümanlar Hazreti Osman'ın kanını dâvâ etmişler ve bu
sebeplerle Cemel ile Sıffîn savaşları çıkmış, İslâm arasına ayrılık
girmiştir.

Nihayet hicretin
kırkıncı yılında, beş senelik halifelikten sonra Hazreti Ali şehîd edilmiştir.
Hazreti Ali'nin yerine büyük oğlu Hazreti Hasan geçmiştir. Ancak yerini, altı ay
sonra babası zamanında Şam'da halifeliğini ilân eden Hazreti Muaviye'ye
bırakarak çekilmiştir. Böylece İslâm'da "Hulefâyı Râşidîn" denilen büyük
halifeler devri sona ermiştir.

 
EMEVÎLER

Hicretin kırkıncı
yılından başlayarak halifelik, Hazreti Muaviye'nin soyu olan Emevîler'e geçti ve
bu isimle anılmaya başladı. Emevilerin Hazreti Muaviye ile başlayan idarelerinin
ilk devirleri pek parlak geçti. Devlet yeni imkânlara kavuştu ve her şey
gelişti. Şam, Devlet Merkezi olarak kullanıldı.

Büyük donanmalar
kurulup denizlere açıldı. Türkistan, Hindistan ve Sudan'a ordular gönderildi.
Afrika'nın Kuzeyi Fas'a kadar fethedildi. İstanbul bir kaç defa kuşatıldı.
Hicretin 49'uncu yılında yapılan kuşatmada, Hazreti Ebu Eyyub el Ensârî şehîd
düşerek bu şehirde defnedildi.

Emevilerin idaresi 90
sene sürdü ve bu zaman içerisinde 14 halife gelip geçti. Hazreti Muaviye'den
sonra idareye geçen Yezid zamanında, Peygamberimiz Aleyhisselâmın torunu Hazreti
Hüseyin, Kerbelâ'da şehîd oldu. Halife Abdulmelik zamanında İslâm sınırları çok
genişledi. Emevî halifelerinden Hazreti Ömer b. Abdulaziz, çok değerli bir zat
olup İslâm Dinine hizmetleri büyüktür.

Son Emevî halifesi
Mervan zamanında, Horasan'lı Ebû Müslim'in çabaları ile Emeviler Devleti sona
ermiş, idare Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcası Hazreti Abbas'ın soyuna
geçmiştir. Emeviler'den Abdurrahman b. Muaviye kaçarak kurtuldu ve İspanya'da
Endülüs Emeviler Devletini kurdu. Bu devlet de çeşitli değişikliklere uğrayarak
422 sene sürdü.

 
ABBASİLER

Abbasiler, Bağdad
şehrini merkez olarak seçtiler, devlet hizmetlerini geliştirdiler. Hicrî 132
yılında başlayan idareleri 656 senesine kadar devam etti. Bu zaman içerisinde 37
halife geldi geçti.

    Abbasi halifeleri
içerisinden Ebû Cafer Mansur ve Harun Reşid devirleri parlak geçmiştir. Harun
Reşid zamanında Abbasiler en şanlı devirlerini yaşamışlar; İslâm Orduları
Hindistan'dan Atlas Okyanusu'na, Kafkaslar'dan Orta Afrika'ya kadar fetihler
yapmışlardır. Müslümanların bu hali Avrupalı devletlerin dikkatini çekmiş,
krallar ile halife arasında elçiler gelip gitmiştir.

Harun Reşid'in Kral
Şarlman'a gönderdiği bir çalar saati, ilk defa gören Avrupalılar çok hayret
etmişlerdir.

Bu halifelerden sonra
idarede yavaş yavaş zayıflık meydana gelmiş, bazı vilâyetler kendi başlarına
devlet olmuşlardır. Fas ve Cezayir'de ayrı idareler kurulmuş, Mısır'da Fâtımîler
Devleti ortaya çıkmıştır. Emeviler soyundan Abdurrahman b. Muaviye ise daha ilk
zamanlarda, İspanya'da Endülüs Emevi Devletini kurmuştur.

Emevilerden Hazreti
Muaviye zamanında fethedilip de halkı İslâm Dinini kabul etmiş olan Türkistan,
gittikçe gelişti. Türkler de Abbasi Devleti içerisinde büyük değer kazandılar,
din hizmetinde bulundular. Abbasiler'den sonra birçok devletler kurdular.
Bunlardan; Afganistan'da kurulan Gazneliler Devleti gibi, bazıları dünyanın en
büyük hükümetleri olmuş, Sultan Mahmud gibi yiğit hükümdarlar
yetiştirmiştir.

 
Abbasiler'den
Sonra....

Abbasi Devleti'nin
zayıflaması sırasında ve parçalanmasından sonra, İslâm memleketlerinde küçüklü
büyüklü bir çok devletler kuruldu. Bu devletlere "Tavâif-i Mülûk" adı verilir.
Tamamına yakın kısmını Türklerin kurduğu bu devletlerin sayısı otuzdan fazladır.
İçlerinde en mühimleri Gazneliler, Harzemşahlılar, Kirmanşahlar, Karakoyunlular,
Akkoyunlular, Kölemenler, Eyyubîler, Selçuklular, Cengiz ve Timur
Hanlıkları'dır.

Bunlar arasında, Türk
beylerinden Tuğrul Bey'in kurduğu Selçuklu Devleti çok mühimdi. Tuğrul Bey'in
oğlu Alparslan ve onun oğlu Melikşah zamanlarında, dünyada bunlardan büyük
devlet yoktu. Anadolu'yu da fetheden Selçuklular, sonradan bir kaç parçaya
bölündü. Eski kuvvetleri kalmadı.

 
Moğol Saldırısı ve
Haçlı Savaşları

Tavâif-i Mülûk denilen
devletlerin tamamına yakın kısmı, İslâm Dinine büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.
Ancak içlerinden birkaçının verdiği zararlar da büyüktür.

Cengiz Han'ın
idaresindeki Moğollar ve o zaman henüz cahillik içerisinde bulunan bazı Tatar
kabileleri, İslâm memleketlerine saldırmışlar, geçtikleri yerleri çiğneyip harap
etmişler, milyonlarca Müslümanı öldürerek ortalığı kan denizine
çevirmişlerdir.

Diğer taraftan
Avrupalı Hıristiyanlar da Kudüs'ü Müslümanların elinden almak bahanesiyle büyük
ordularla savaşa çıktılar. "Haçlı Savaşları" diye anılan bu saldırılar, Müslüman
Türk Devletlerinin büyük çabaları ile geri püskürtüldü. Mısır ve Suriye
taraflarında hükümdarlık yapan Selâhaddin Eyyubî'nin kahramanca çarpışmaları ve
İslâm ülkelerini büyük bir tehlikeden kurtarması, tarihte şanlı bir yer
tutar.

Hıristiyanlar,
papaların çabalarıyla yedi defa düzenledikleri bu Haçlı Savaşları sırasında,
İslâm ülkelerinden götürdükleri yenilikleri memleketlerinde uyguladılar. Böylece
Avrupa'da medeniyetin gelişmesine Müslümanlar sebep oldu. Hıristiyanların
yaşayışları çok değişti.

İspanya'da kurulan ve
Avrupa'da İslâmı yaymaya çalışan, Endülüs Emevîler Devleti de yavaş yavaş
çökmeye başladı. Gırnata'dan başka Müslümanların elinde bir yer kalmadı. Sonra
buraları da İspanyollar, ele geçirdi. İslam medeniyeti adına ne varsa herşey
yakıp yıkıldı. Bütün müslümanlar katledildi. Müslümanların fethi sırasında
yapılanlarla tam bir tezat teşkil eden bu hali tarih kitapları ibretle
kaydetmektedirler. Endülüs Devleti böyle son buldu.

 
Osmanlılar

Hindistan ve Çin'den
Atlas Okyanusu'na kadar hüküm süren İslâm Devletleri bozuldu. Yerlerine bir çok
küçüklü büyüklü devletler kuruldu. Biribiri arasında iç ve dış çekişmelerle
İslâm birliği zayıfladı.

İşte bu sırada İslâm
âlemini üç, dörtyüz senedenberi uğramakta olduğu belâ ve sıkıntılardan kurtarma
şerefi, dinin Yüce Kitabı Kur'an-ı Kerîm karşısında, bir gece sabaha kadar el
bağlayıp duran Türk aşiretlerinden Ertuğrul Gâzi Oğlu Osman Gaziye nasip oldu.
Abbasi Devleti'nin yıkılış tarihi olan hicretin 656'ncı yılında, Ertuğrul
Gâzi'nin Söğüt kasabasında dünyaya gelen oğlu Osman Bey, Yüce İslâm Dininin
hizmetçisi ve yardımcısı olan Osmanlı Devleti'nin temelini kurdu: Milâdî
1299.

İslam Şeriatının
hükümleriyle eksiksiz amel eden bu soylu ve şerefli millet, Allahü Teâlâ'nın
yardımıyla az zamanda büyüdü, dünyaya hükmeden bir imparatorluk
oldu.

Osmanlı Devleti'nin
dokuzuncu padişahı Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettiği sırada, son Abbasi
Halifesi Üçüncü Mütevekkil Alellah, emâneti Yavuz'a verdi. Mekke Şerifi de
mukaddes emânetleri bu hükümdara teslim etti. Böylece Osmanlı Sultanları ,
Yavuz'dan başlıyarak, Peygamberimizin halifesi bütün müslümanların da emiri
oldular.

    İçerde
Müslümanların, din ve dünya işlerini idare eden Osmanlılar, dışarda da büyük
fetihlerle üç kıt'a, yedi denize hakim oldular. Osmanlı ulemasının tefsir ve
izahlarına göre, bir taraftan
ümmeti vasat sıfatını alan
Osmanlılar, diğer taraftan da hadisi şeriflerde beyan edilen, Hatime
vasfını elde etmişlerdir. Şimdi ise dünya ve islam alemi "hatimetül
hatime"yi
beklemektedir.

 
Şemail-i Şerif

Uzuna yakın orta
boylu, endamı biçimi gayet uygun, alnı açık, büyücek başlı, hilal kaşlı, değirmi
yüzlü, güzel iri karagözlü, uzun kirpikli, çekme burunlu, kaşları birbirine
yakın fakat arası açık, omuzlarının arası ve göğsü geniş, gümüş gibi saf boynu
uzun ve düzgün, omuzları , kolları ve bacakları iri ve kalın, bilekleri uzun,
parmakları uzunca, elleri ve parmaklan kalınca, karnı göğsü ile bir hizada, ne
şişman ne pek zayıf, sıkı etli, ipek tenli, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü
kuvvetli, tabanları ve avuçları çukur, iki küreğinin arasında peygamberlik
mührü, kendisi de peygamberliğin mührü, her hareketi mutedil, yürüyüşü dosdoğru
ve sallanmadan, ne pek hızlı ne pek yavaş, güler yüzlü tatlı sözlü yumuşak,
alçak gönüllü ve vakarlıydı.

Bütün yaratılmışların
en şereflisi ve şânı en yüce olanıdır. Güzel ahlâkı tamamlamak üzere
gönderilmiştir. Her güzel işte örnek O'dur, ölçü O'dur. Merhamet ve şefkati,
cömertlik ve keremi, akıl ve zekâsı, güzellik ve yaratılışı, iyilik ve ihsanı,
doğruluk ve adaleti, sabır ve kanaati, temizlik ve iffeti, yiğitlik ve kuvveti,
hâsılı her üstünlük ve fazileti başkaları ile ölçülmesi mümkün olmayacak
derecede yüksektir.

Küçükleri sevip
okşamak, hastaları arayıp sormak, hareketlerinde ölçülü olmak, herkese tatlı söz
ve güler yüz göstermek, fakirlere ve düşkünlere yardımcı olmak, işi her zaman
ehline vermek, aşırılığa ve gösterişe yüz vermemek, herkesin hakkını gözetmek
gibi akla gelen her olgun ahlâk, O'nun sünnetidir.

Koca Arab yarımadası
emri altında iken bir kuru ekmek parçasıyla karnını doyuracak, hattâ açlığını
gidermek için karnına taş bağlayacak derecede sabır, kendisini öldürmek için
saldıran ve yaralayanlara doğru yola gelmeleri için dua edecek kadar merhamet
sahibiydi. Huzurunda titreyen bir ziyaretçiye: "Korkma arkadaş! Ben, Kureyş'ten
kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum!" buyuruyordu. Her güzel ahlâk, O'nda ayrı
bir güzellik kazanmıştı.

Salatü selam O'na,
aline , eshabına ve kıyamete kadar onun izi üzerinde yürüyen ümmetine
olsun.

 
   
 
ultrabedavalar.tr.gg
Bu web sitesi Bedava-Sitem.com ile ücretsiz oluşturuldu. Siz de kendi web sitenizi ister misiniz?
Ücretsiz kayıt ol